16 Aralık 2010 Perşembe

17. Sayı

İçindekiler

17. Sayıya “Önsöz”                                                                                  2

Avrupa'da Kitlesel Öğrenci Hareketleri Üzerine                                           7

“Türban Sorunsalı” ve Çözümsüzlük Arayışları                                          10

Egemenlerin Adaleti ve 19 Aralık Katliamı                                                14

Eğitim Şurası Toplandı                                                                           17

Üniversiteli Olmak                                                                                 19

Üniversitelerde Özgürlüğün Sefaleti                                                         20

Fetiş                                                                                                    21                                                                                                                                                                                                                  
Vardiyada                                                                                             22

Benim Şairlerim Dize Dize-1 “Duvar”                                                        23
  
Yeni Dünya'ya Açılan Kapı: Ekim Devrimi                                                 27

Öğrenci Gençliğin Sendikası Olmalı mı?                                                    33

Haiti'de Kapitalizm Afeti                                                                          38

'Yeni CHP' ile Yeni Dönem                                                                       41

Arif Damar'ın Ardından                                                                           46

DİSK Bürokrati Çelebi İstanbul Üniversitesi'ndeydi                                    49

İran'da Müziğe Getirilen Yasaklar                                                            52






bize yazın: iktisatsiyaset@gmail.com
tüm yazılar iktisatsiyaset.org'dan alınmıştır

17. Sayıya “Önsöz”

İktisat-Siyaset 17. sayısıyla, yaklaşık iki aylık bir aranın ardından yeniden okurlarıyla buluşuyor. Aradan geçen iki aylık süre, ülke ve dünya gündeminin yoğunluğu hesaba katıldığında oldukça uzun sayılır. Sürekli değişen gündem maddeleri, birbiri ardına patlayan hadiseler takip edilmesi güç bir manzara sunuyor bizlere. Gerek coğrafyamızda, gerekse dünyanın diğer bölgelerinde, haber değeri taşıyan, üzerine kafa yorulması yaşamsal önem arz eden meselelerin bolluğu, elinizdeki fanzinin sınırların fazlasıyla aşıyor ne yazık ki. Buna rağmen egemenlerin ideolojik kuşatmasına inat, sözler var söylenmesi ve paylaşılması gereken… Dolayısyla İ-S’nin bu sayısında da, elimizdeki alanı en iyi şekilde kullanmaya özen gösterdik.

Avrupa'da Kitlesel Öğrenci Hareketleri Üzerine

Kapitalizmin küresel krizi derinleşiyor. Burjuvazi sermayeyi korumak ve onu yeniden üretebilmek için işçi sınıfına karşı tavrını açıkça ortaya koyuyor. İşçilerin kazanılmış haklarını gasp eden yasalar, işsizleri perişan edecek sosyal hak kısıtlamaları, işsizlik maaşının düşürülmesi, üniversite haçlarına yapılan zamlar, göçmen işçilere yönelik ırkçı yaklaşımlar... Bugün Avrupa işçi sınıfının ve öğrencilerin direniş sebepleri bunlar.

“Türban Sorunsalı” ve Çözümsüzlük Arayışları

Temmuz 2007 seçimlerinden sonra alevlenen ve o dönemde gerici AKP-MHP’nin dinci faşist ittifakı ile statükocu CHP ve Kemalist seçkinler arasında fırtınaların kopmasına neden olan türban meselesi son günlerde yine gündeme otur(tul)du. 3 yıl önceki genel seçimlerden tek başına iktidar olarak çıkan AKP hükümetinin seçim sonrasına bıraktığı anayasa değişikliği çalışmaları başlamadan gündeme getirdiği türban serbestliği meselesi, o dönemde de anayasasının mevcut maddelerinin  engel olması sebebiyle yine yapay bir gündem olarak kalmış, AKP iktidarının ve CHP muhalefetinin siyaset malzemesi olarak kullanılmak üzere bugüne değin rafa kaldırılmıştı.

Egemenlerin Adaleti ve 19 Aralık Katliamı

2000 yılında, cezaevlerinde koğuş sisteminden hücre sistemine geçişi öngören F Tipi hapishanelere ve cezaevi koşullarının giderek ağırlaşmasına karşı çeşitli sol örgütlerce sürdürülen ölüm orucu direnişini sonlandırmak amacıyla, 19 Aralık tarihinde 20 cezaevine eş zamanlı operasyon düzenlenmişti. Devlet, düzenlediği operasyona “Hayata Dönüş” adını vermiş ve operasyonu siyasi tutsaklara karşı bir katliama dönüştürmüştü.

Eğitim Şurası Toplandı Eğitimde Sünni- İslami Eksen

Milli Eğitim Şurası’nın Kızılcahamam’da yaptığı 18. toplantısının kararları açıklandı. Daha önceleri AKP'nin genel toplantılarının gerçekleştirildiği Kızılcahamam'daki otelde toplantının yapılıyor oluşu, merkeze uzaklığı ve ulaşımın zor olması gibi nedenlerle toplantı eleştirilere maruz kalmıştı. Eğitim-Sen ise, alınan kararların uygulanmaması, sendikaların şuradaki temsiliyetinin yetersizliği ve iktidarın dayatmacı yaklaşımlarını öne çıkararak toplantılara katılmama kararı aldığını açıklamıştı.

Üniversiteli Olmak

Üniversiteli olmak; kampüste polis şiddetiyle burun buruna yaşamak, kampüsteki sivil polislerle aynı banka oturmak zorunda kalmaktır.

Her gün kapıda kendisini karşılayan güvenlik görevlisine çantasını ve üzerini didik didik aratmak zorunda olmak, buna karşı mücadele ettiğinde darp edilmektir.

Üniversitelerde Özgürlüğün Sefaleti

                                                                                                       “...
                                                                             Haydi unutmayalım
                                                                                  Bu dayanışmayı
                                                                    Zenci, beyaz, sarı, esmer
                                                                              Birleşen özgür olur
                                                                                                    ...”
                                                                                                               (Dayanışma-Bertolt Brecht)


Üniversitelere öğrencilerin hangi kılık kıyafetle geleceğine elbette karışılamaz. Türbanın önündeki yasağın kaldırılmasına bu anlamda karşı çıkılması mümkün değildir. Burada sorun, burjuva partileri tarafından üniversitelerdeki özgürlüğün yalnızca türban meselesi üzerinden tartışılıyor olmasıdır. Üniversitelerde türbana özgürlük ajitasyonu ile “laiklik elden gidiyor” naralarının kafa kafaya tokuştuğu tam bu sırada, öncelikle şu soruyu sormak gerekmiyor mu? Üniversiteler özgür müdür?
Ve sorular devam eder...

Fetiş

Bir topuk sesiyle başladı tak-tak tak-tak,
Adamın içinde bir yer cevap veriyor küt-küt küt-küt,
Bir perde mesafesinde oysa
Uzanıverse yüzünü de görecek,
Yapmıyor…
Sadece bekliyor, tak-tak sesini,
Her gün apartman kapısının gıcırtısıyla;
Tüm vücudunu kaplıyor karıncalanma,
Oysa ayakkabılar ne renk bilmiyor…

Vardiyada

makina çarklarında kocamış gençliğim
en son sevdiğim kızı
-yine bir hayaldi hayal meyal hatırlarım-
bu ritmik gürültünün karanlığında yitirdim

Benim Şairlerim Dize Dize-1 "Duvar"

"Başlangıçta daima şairler vardı. Başlangıçta daima şairler olacak." Böyle diyor; başında kasketi, sesini korurcasına boğazındaki atkısı, sanki saklanıyormuşcasına sırtındaki koca paltosu ve gözlerinin güzelliğini yokediveren kalın camlı gözlükleriyle...

Yeni Dünya'ya Açılan Kapı: Ekim Devrimi

Lenin, Troçki ve arkadaşları dünyada bir ilki gerçekleştirdiler. Onlar dünya proletaryasının öncülü oldular, hala Hutten ile birlikte “Buna cesaret ettim!” diye haykırabilecek sadece onlardır.*

20. yüzyıl, daha önceki yüzyıllarla karşılaştırılamayacak önemde tarihsel olaylara sahne oldu. Bunlardan hiç şüphesiz en önemlisi 1917 Ekim Devrimi'ydi. Onu diğer tüm toplumsal-siyasi olaylardan ayıran şey, sınıfsız bir dünyaya atılmış ve başarılı olan ilk adımı ifade etmesidir. 1917 devrimi işçi sınıfının devrimiydi ve bu devrimle o güne kadar yapılan tüm tartışmalara bir açıklık getirilmiş oldu: sosyalist devrim ve işçi sınıfı iktidarı mümkündür. 1800'lerin ortalarından itibaren bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıkan işçi sınıfı, 1848 ve 1871'deki devrimci mücadelelerinden yenilgiyle ayrılmış, bunları 1905 Rus devriminin yenilgisi izlemişti. Ancak 1917, burjuvazinin korkulu rüyasının gerçeklik kazandığı yıl oldu. Bu aynı zamanda tüm ezilenlerin bayramını ifade eden bir devrimdi. Tarihte ilk kez bir devrim sınıfsal egemenliği yeniden üretmek-düzenlemek için değil, sınıflarla beraber sınıf çelişkilerini ve bunların ürünü olan tüm ezme-ezilme ilişkilerini de ortadan kaldırmak için gerçekleşti. Kapitalizmin yarattığı ulusal sınırları ve devletleri ortadan kaldırarak sınırsız; artı-değer sömürüsünü ortadan kaldırarak sömürüsüz; sınıfları ortadan kaldırarak da sınıfsız bir dünya kurmak için gerçekleştirilen ilk ve bugüne kadar tek başarılı devrimdi, Ekim Devrimi.

Öğrenci Gençliğin Sendikası Olmalı mı?

Emperyalist kapitalizm, 1929 İktisadi Krizi’yle başlayan ve asıl olarak II. Dünya Savaşı'nın ardından şekillenen tarihsel dönemin sonlanmasıyla birlikte, yeni bir evreye girdi. Bu dönem boyunca ulus devletler, ulusal korumacı/kalkınmacı bir ekonomik-siyasi model üzerine inşa edildi. Bilhassa bu yıllarda üniversiteler, sermayenin vasıflı işgücünü talebini karşılayabilmek için, işçi ve emekçi çocuklarına büyük oranda kapılarını açtı. Üniversite gençliğinin sınıfsal yapısında yaşanan bu köklü sosyo-ekonomik değişim; radikal ve kitlesel öğrenci hareketlerinin ortaya çıkması ve büyümesi için gerekli olan maddi-ekonomik zemini sağladı. Örneğin 1968 yılında, başta Fransa olmak üzere tüm dünyada etkisini gösteren öğrenci hareketleri, bu maddi-ekonomik zemin üzerinde yükseldi. 

Haiti’de Kapitalizm Afeti

Haiti, Ocak 2010’da yaşadığı depremin izlerini henüz silebilmiş değilken şimdi de kolera salgınının pençesinde. Görünen o ki ülkenin büyük acılarla dolu tarihi uzun süre daha, belki de Haitililer yok oluncaya kadar peşlerini bırakmayacak. Haiti tarihine kısaca göz attığımızda burada jeolojik depremlerin çok ötesini, bir halkın yok oluş depremlerini görürüz.

'Yeni CHP' ile Yeni Dönem


CHP'de yaşanan tüzük tartışmaları Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Genel Sekreter Önder Sav'ı karşı karşıya getirerek partide taşların yerinden oynamasına neden oldu. Kılıçdaroğlu, 3 Kasım günü Parti Meclisi'nden yeni Merkez Yürütme Kurulu'nu, Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan gelen yazıyıyla birlikte 32. Olağan Kurultay'ında hazırlanan ve Baykal döneminde bir türlü hayata geçirelemeyen yeni tüzük ile seçmek isterken, Sav, Parti Meclisi üyesi yandaşlarını yanına alarak seçimli tüzük kurultayına gidilmesini istedi ve yapılan kurultay neticesinde MYK'nın seçilmesinin doğru olacağını savundu. Aynı gün içinde CHP'de açığa çıkan iki yönetim birbiri ardına toplantılar yaptı. Kılıçdaroğlu Sav'ı parti içinde “korku imparatorluğu” kurmakla suçlarken, Sav ise Kılaçdaroğlu'nu CHP'yi Atatürk'ün parti çizgisinden uzaklaştırmakla suçladı. İki yönetim arasındaki kayıkçı kavgasının galibi, PM üyelerinin bir kısmının Sav'dan desteğini çekmesi ve 10 yıldır yönetimde saltanatını sürdüren Sav'ın genel sekreterlikten tasfiye edilmesiyle Kılıçdaroğlu yönetimi oldu. Bu tartışmaların ardından CHP MYK, yürürlüğe giren yeni tüzüğe göre 13 genel başkan yardımcısı ve genel sekreterliğe seçilen Süheyl Batum'dan oluştu. Böylece “Eski CHP” gitti, “Yeni CHP” geldi. 

Arif Damar'ın Ardından

Emekçi olmak, işçi olmak asla sadece fabrikada ter dökmekten ibaret olmamıştır. Asla da bundan ibaret olmayacaktır. Mayakovski'nin "Şair İşçidir" şiirinde de söylediği gibi... Bir fabrika sayar kendini şair. Onun işi de en az fabrika işçileri kadar zordur. Çünkü o da beyin peydahlar dilinin eğesiyle. Her şair için geçerli değil elbet bu yazılanlar fakat bir şair var ki bu tanım için ondan daha iyisi zor bulunur: Arif Damar.

İnsan yetişkinlik dönemine girdikten sonra ne kadar sarsıcı olaylar yaşarsa yaşasın bu çocukluğunda yaşadığı olayların yanında hep daha yüzeysel kalır. İnsan da bir apartman gibi temelinin yani çocukluğunun üzerinde yükselir. İyisi mi biz de Arif Damar'ın temelinden doruğuna ufak bir yolculuk yapalım.

DİSK Bürokratı Çelebi İstanbul Üniversitesi'ndeydi

Geçtiğimiz Kasım ayının ilk günlerinde İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Kulübü tarafından 'Türkiye'de Sendikacılık' başlıklı bir panel gerçekleştirildi. Panel'in tek konuğu DİSK genel başkanı Süleyman Çelebi'ydi. Bizler de panelden birkaç gün önce haberdar olmuştuk ve dolayısıyla panelde yerimizi aldık.

14 Aralık 2010 Salı

İran'da Müziğe Getirilen Yasaklar

Başın açık olması o kadar da büyük bir problem değil. Önemli olan ağzımızın kapalı olması.”  (Salome, İran'ın ilk kadın rap müzik sanatçısı, başı açık görüldüğü müzik klibine ilişkin, bunun tehlikeli olup olmadığı sorusuna verdiği cevabı)
“Müzik ve İslam Cumhuriyeti'nin değerleri birarada olamaz... Müziğin helal olduğunu kabul ediyorum fakat en güçlü dini kurallar ile müzik bağdaşmıyor...”  diyor Ayetullah Humeyni geçtiğimiz Ekim ayının başında ve bu “uyuşmazlık”tan ötürü müzik üretimine ve okullarda müzik eğitimine sınırlamalar getiriyor. Gençlere müzikle uğraşmamalarını öğütleyen Ayetullah, onun yerine “bilim ve sporla” (!) ilgilenmelerini söylüyor.

1 Kasım 2010 Pazartesi

İstanbul Üniversitesi'nde Özel Güvenlik Saldırısı

İstanbul Üniversitesi bugün sabah saatlerinde özel güvenlik birimlerinin (ÖGB) yeni bir saldırısına sahne oldu. YÖK'ün yeni genelgesiyle birlikte üniversitelerde sermayenin tam denetimini sağlama yolunda önemli bir adım daha atan AKP hükümetinin, çeşitli kollardan (rektörlük, sivil polisler, ÖGB, faşistler) devrimci öğrencilere yönelik saldırılarını arttıracağı zaten bekleniyordu. Bugünkü olayda da, Gençlik Federasyonu'ndan iki öğrenci, üstlerinin ve çantalarının keyfi olarak aramasına karşı çıktıkları için ÖGB saldırısına maruz kaldılar.


ÖGB tarafından fiilen gözaltına alınan öğrenciler, Merkez kapı girişindeki odaya çekilerek darp edildiler, diğer devrimci öğrencilerin onlara yardım etmesini önlemek için Merkez giriş kapısı kapatıldı ve öğrenciler içeri alınmadı. ÖGB'nin işkencesinin ardından devreye polis girdi ve iki öğrenci yine darp edilerek karakola götürüldüler. Yalnızca bu durum bile, üniversitelerdeki sivil polislerin ve güvenliklerin neyin güvenliğini sağladığını ve kime karşı olduklarını göstermeye yetiyor. Faşistlerin okul içine çeşitli delici, kesici aletlerle ve hatta yeri geldiğinde tabancayla (Akdeniz Üniversitesi'ni hatırlayın) girmesine göz yuman yine aynı bu devletin güvenlik birimleridir.


Olayın duyulmasının ardından saat 13'te biraraya gelen çeşitli gruplardan devrimci öğrenciler, hem gerçekleştirilen saldırıyı hem de öğrencilerin üstlerinin aranmasını protesto etmek için toplu olarak araç kapısından üniversite içerisine giriş yaptılar. ÖGB'nin bu eylemi araç kapısını kapatarak önlemeye çalışmasına rağmen öğrenciler kapıların kapatılmasına izin vermediler ve sloganlarla okul içerisinde yürüyüşe geçtiler. Havuzlu bahçede ve yemekhanede öğrencilere bugün yaşananlar anlatıldı ve bu saldırılara karşı hep beraber karşı durulması gerektiği ifade edildi. Öyle ki, üst ve çanta araması yalnızca devrimci öğrencilerin siyasi faaliyetlerini engellemek amacıyla yapılmıyor, tüm öğrenciler keyfi olarak aranıyorlar. Bu durum, devletin tüm topluma yaptığı, öğrencilerin de denetim altında yaşamaya alıştırılması ve en basit haklarının dahi ortadan kaldırılması anlamına geliyor.


Sermayenin YÖK eliyle üniversitelerdeki bütünlüklü saldırısının bir parçası olan bu uygulamayla beraber tüm saldırıyı püskürtmenin yolu, devrimci öğrencilerin mücadeleyi öğrenci kitleleri içerisinde yayması ile birleşik ve kitlesel mücadelenin örgütlenmesinden geçiyor. 




İstanbul Üniversitesi'nden Öğrenciler

6 Ekim 2010 Çarşamba

16. Sayı

16. Sayı Kapağı

İçindekiler

Yeni Bir Döneme Başlarken

12 Eylül Bitti mi? “İleri Demokrasi”ye Geçtik mi?

Sermayenin Kültür ve Sanata Yeni Saldırısı: ÖKM Tasfiye Ediliyor

Sorun KPSS Değil Eğitim Sistemi

Kasım

Anadilde Eğitim İçin Okul Boykotu Üzerine

Hrant

Jamendo

Avrupa'da Barbarları Beklerken

Binbir Gece ya da Yeni Burjuva Masalları

Pakistan'da Sel -Doğal Değil Kapitalist Afet-

Küba'da Kapitalist Restorasyon Hızlanıyor

Ortadoğu'da Son Durum

Şilili Madenciler Üzerine

E- Öğrenim ve Özelleşen Devlet Üniversiteleri

Akşamüstü

Sınırları Ortadan Kaldırma Hakkı

Yeni Bir Döneme Başlarken

İktisat-Siyaset'in 16. sayısıyla beraber, üç aylık bir aranın ardından yayın hayatımıza devam ediyoruz. Yaz döneminde okulların kapanmasıyla birlikte bizler de yayınımızı İ-S'nin internet sayfası üzerinden sürdürmüş ve yeni sayı için hazırlıklara başlamıştık.

12 Eylül Bitti mi? “İleri Demokrasi”ye Geçtik mi?

Aylarca ülke gündeminin en sıcak maddesi olarak izlediğimiz; coğrafyamızda ve dünyanın geri kalanında yaşanan birçok önemli gelişmeyi perde arkasına iten 12 Eylül referandumunu geride bıraktık. Referanduma götürülen anayasa değişikliği paketi, %42’ye varan “Hayır” oyuna karşılık, %58’lik “Evet” oyu ile kabul edilmiş oldu. AKP, öncülüğünü yaptığı “Evet” cephesi ile birlikte hatırı sayılır bir oy farkıyla siyasi rakiplerine üstünlük sağladı; anayasa değişikliği üzerinden yeni bir zafer kazandı. Bu arada referanduma katılım oranın %74 civarında gerçekleştiğini de hatırlatalım. Referamdum sonrası ortaya çıkan tablo, süreci takip etme şansına sahip olmuş ve burjuva siyasi partiler arsındaki güç dengelerini doğru okuyan hiç kimse için sürpriz sayılmazdı.

Sermayenin Kültür ve Sanata Yeni Saldırısı: ÖKM Tasfiye Ediliyor

(ÖKM'nin kapatılmasının ilk gündeme geldiği günlerde aşığıdaki yazı kaleme alınmıştı. Üniversitenin açılmasıyla birlikte, yazıda ifade edilen noktaların doğruluğu da ortaya çıkmış oldu. Bugün ÖKM'ye bağlı kulüpler fakültelere dağıtılmış durumda, ÖKM'ye bağlı olmayan kulüpler de yeni yönetmelikle ona bağlı kılındı ve böylece okuldaki tüm kulüpler kapatılmış oldu; herbirinin yeniden -bu kez yirmi üyeyle- kuruluş başvurusu yapması gerekecek. Fakülteler bünyesine dağıtılan kulüplere de yalnızca o fakültelerin öğrencilerinin üye olabileceği ifade ediliyor. Bu düzenleme ve diğer kulüplerin de kapatılmış olması, öğrencilerin tüm kültürel-sanatsal faaliyetlerinin önüne barikat çekilmek istendiğini çok net bir şekilde gösterdi. Ne yazık ki, bu saldırıya karşı örgütlü bir karşı koyuş da geliştirilebilmiş değil.)

Sorun KPSS Değil Eğitim Sistemi

Yaklaşık 300 bin öğretmen adayı ve toplamda 800 bin kişinin girdiği bu yılki KPSS Lisans sınavında yaşanan olayın ciddiyeti basın tarafından her ne kadar magazinleştirilmeye çalışılsa da bazı gerçekler su yüzüne çıktı ki bunlar başta KPSS'nin varlığını ve bununla birlikte eğitim sistemini sorgulamamıza bir kez daha vesile oldu. KPSS'de yaşanan olayı duymayanımız kalmamıştır, ama yine de özetlemekte yarar var. KPSS Lisans eğitim bilimleri bölümü testinde sorulan 120 soruya 350 kişinin 120'sini doğru olarak cevaplaması ve yine çok sayıda kişinin 117, 118, 119 net çıkarması akıllara ilk olarak kopya çekildiği şüphesini getirmişti. Bu şüpheyi destekleyen açıklamalar Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk'tan geldi. Olayın takipçisi olan Koncuk, sendika genel merkezinde bir basın açıklaması düzenleyerek belgeleriyle birlikte KPSS'de kopya çekildiği iddialarını kamuoyu ile paylaştı ve bu iddialar gündeme damgasını vurdu.

Kasım

susarız beraber
sonra sen gider sürekli sevişirsin
yalnızlığımızla
bir uzak mevsim çizerler
eskimiş kokularıyla gölgende yasemenler
uzar gider bütün çiçekli sokaklarda
özlenmişliğin
sahi onca akşam onca sabah
o kadına neydi benzediğin

Anadilde Eğitim İçin Okul Boykotu Üzerine

Bu yılki ilk ve ortaöğretimde yeni eğitim döneminin ilk haftasına TZP Kurdi'nin (Tevgera Ziman û Perwerdehiya Kurdî - Kürt Dili ve Eğitimi Hareketi) anadilde eğitim için okul boykotu damgasını vurdu. 20-25 Eylül tarihleri arasında yapılacağı açıklanan okul boykotuna BDP'den de destek gelmişti. Devletin ve basın-yayın organlarının boykota katılım konusunda ilgisiz görünmeye çalıştığı ama gerçekte kaçınılmaz olarak ciddiye aldığı gözlerden kaçmadı. Daha boykot başlamadan hem hükümet hem de burjuva medya ona karşı yoğun bir karşı propaganda ve karalama kampanyası başlatmıştı. Burjuva düzenin bu bekçilerine göre boykota katılım oldukça sınırlı kalmış, hiçbir şekilde başarıya ulaşmamıştı.

Hrant

“Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre

konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman

için sana bir düşman gerekiyorsa,

senin kimliğin hastalıklıdır”

Bu aralar bir kez daha sık sık adını duyduğumuz bir isim oldu Hrant. 19 Ocak 2007’de bedeni kurşunlara yenik düştüğünde de herkes onu konuşuyordu. Binlerce insan onun için toplanıyor, köşe yazarlarının kalemlerinden o düşmüyordu. O öldü, zaman işlemeye devam etti ama o unutulmadı. Sürüp giden davası, her 19 Ocak’ta Agos’un önünde toplanan binlerce insan ve son olarak da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Hrant lehine verdiği karar. Bir şekilde hatırlatıyordu kendini. Şimdi Hrant cinayetine gelen süreci ve sonrasını bir kez daha hatırlamakta yarar var sanırım.

Jamendo

Müziğin devasa karlar elde edildiği bir endüstriye dönüştüğü, 'korsana karşı mücadele' adı altında, korsandan çok sıradan insanların müzik dinleme hakkıyla mücadele edildiği günümüzde artık üretilen bir eser insanlığa mal olmak yerine onu pazarlayan şirketlerin malı oluyor ve bir müziği özgürce bulup dinlemek suç kabul ediliyor. Hatta son yıllarda DRM adı altında müzik satıcıları, satılan müziğin sadece kendi ürettikleri cihazlarda ya da yazılımlarda çalışmasını sağlamakla kalmayıp yeri geldiğinde şarkının lisansını iptal edebilme ve zaten satın aldığımız bir şarkıyı bize yeniden satma imkanına da sahip oldular.

Avrupa’da Barbarları Beklerken

Demokrasi ve insan hakları denildiğinde burjuva siyasetçilerinin örnek gösterdiği Avrupa uzunca bir süredir ırkçı söylem ve uygulamalarıyla dünya kamuoyunda yer alıyor. Anımsanacağı üzere, Eylül ayı içinde Fransa'da göçmen Roman vatandaşların sınır dışı edilmesi çabaları, peçe yasağının Fransa parlementosunca onaylanması ve Almanya'da Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesi Sarrozin'in 'Almanya Kendini Yok Ediyor' isimli ırkçı kitabının piyasaya sunulması oldukça konuşuldu. Ancak ne yazık ki Avrupa ülkelerinde milliyetçilik tehditleri bu iki örnekle sınırlı değil. Bu tehdit üzerindeki en önemli kanıt bugün bir çok Avrupa ülkesinin millyetçi iktidarlar tarafından yönetiliyor olması.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Binbir Gece ya da Yeni Burjuva Masalları

Birleşmiş Milletler Bin Yıl Kalkınma Hedeflerini görüşmek üzere 20-22 Eylül tarihleri arasında BM üye ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları New York'ta toplandı. 2000 yılında 189 ülke lideri 8 maddelik Kalkınma Hedefleri üzerinde anlaşmıştı. Liderler zirvesinde dünya çapında kabul edilen ve 2015 yılına kadar ulaşılması beklenen 8 hedefe nasıl ulaşılacağı, ilerleme durumu ve programı, nelerin hızlandırabileceği üzerine konuşuldu.

Pakistan'da Sel:Doğal Değil Kapitalist Afet

Son yıllarda küresel iklim değişiklerinin etkisiyle artan ve dünyanın her tarafında büyük çaplı yıkımlara yol açan ‘doğal felaketlerin’ bir başkası da ağustos ayında Pakistan'daki sel felaketiyle yaşandı. Ağustos ayında Pakistan'da yaşanan sel felaketinde 1600 kişi öldü, yüzlerce kişi kapıldıkları sel sularında kayboldu. 8 milyondan fazla insan evsiz kalırken, ülke nüfusunun 5'te birine yakını selden etkilendi. Sel felaketi burjuva medyasının gündeminden düşse de kayıplara ulaşıldıkça ölü sayısı hızla artıyor. Selin en çok etkilediği bölgeler olan Pencap, Belucistan, Kyber, Khwa, Pakhtun ve Sint bölgelerinde insanlar hala açlıktan ölmekte. İçme suyu ve ilaçtan da yoksun olan halk kolera ve tifo gibi salgın hastalıkların pençesinde ölümü bekliyor. Yoksul halkın yaşadığı bu bölgelerde insanlar daha çok tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Ancak selle birlikte tarım alanları tamamıyla tahribe uğramış durumda.

Küba'da Kapitalist Restorasyon Hızlanıyor

Geçtiğimiz hafta Küba'nın eski devlet başkanı Fidel Castro'nun ABD'li bir gazeteciye verdiği röportajda "Küba modelinin hala ihraç edilebilir olduğuna inanıyor musunuz?" sorusuna cevap olarak "Küba modeli, bizim için bile işlerliğini kaybetti" demesi dünyanın gündemine tabiri caizse bomba gibi düştü. Hemen bunun arkasından bunu yalanlayan bir açıklama yapan Castro, aslında sözlerinin yanlış yorumlandığını, sosyalizmin ilkelerinden ödün verilmeyeceğini ve onun güvence altına alınacağını belirtti.

Ortadoğu'da Son Durum

ABD’nin son dönem Ortadoğu politikası, seçim vaatlerinin havada kalmaması için, Obama yönetiminin Kasım’da gerçekleşecek olan yerel seçimlere yönelik attığı popülist adımlar olarak yorumlanabilir. 2008’deki ABD seçimleri öncesinde büyük beklentilerle (hatta ABD’ye bir sosyalist başkan seçildiği yönlü haberlerle) iktidara gelen Obama yönetimi ilk icraatlarının Ortadoğu’daki istikrarın geliştirilmesi yönünde olacağını belirtmişti.

Şilili Madenciler Üzerine

Şili’de 33 madenci, 5 Ağustos'ta yaşanan çökme sonucu önce 400 metrede mahsur kalmış, ancak daha sonra 7 Ağustos'ta yaşanan ikinci bir çökme ile başka bir sığınağın bulunduğu 700 metreye inmişti. Madencilerle irtibata geçildi ve hayatta kalmaları için gerekli yiyecek, içecek ve ilaçların madencilere ulaştırılması sağlandı...
Bu konuyla ilgili basında karşılaştığım haberlerden birkaç başlık sunmak istiyorum:

E- Öğrenim ve Özelleşen Devlet Üniversiteleri

Uzaktan eğitim çoğumuzun açık öğretim fakültesiyle bildiği son dönemde ise İstanbul Üniversitesi'nde ÖKM’nin kapatılmasıyla ve yine diğer üniversitelerde kulüplere ayrılan alanların uzaktan eğitim öğrencilerine tahsis edilmesiyle sıkça bahsedilen bir konu oldu. Bu kısma daha sonra değinelim. Öncelikle Türkiye için uzaktan eğitim ne demek? Ne zamandan beri uygulana gelmekte? Amacı ne? Neye hizmet ediyor? Ve tabii ki bunun dünyadaki örnekleri nasıl? Bu sorulara cevaplar arayalım.

akşamüstü

birazdan susacaksınız
en ağırıyla tebessümün
gözleriniz
beni asıl teleşlandıran gözleriniz

ne derdi şair süreya sizin için
- bir şeyiniz olmak isterdim sizin
oğlunuz kiracınız sevgiliniz

son martıyı da unuttuk şimdi
kanadında üç mısrayla beraber
siz durup bir bahar düşürdünüz

ne derdi gece sizin için
- şimdi gitmek var sizle
geceden yana maviden yana gözlerinizle
...

Sınırları Ortadan Kaldırma Hakkı

Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.

Melih Cevdet Anday

31 Ağustos 2010 Salı

İktisat-Siyaset Öğrenci Manifestosu

Savaşlar, önlenebilir çevre felaketleri, yoksulluk, açlık, işsizlik ve şiddetin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ekonomik egemenliği, sosyal, politik ve kültürel egemenlik tamamlıyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere, ulusal azınlıklara, kadınlara ve eşcinsellere yönelik baskı giderek ağırlaşıyor ve ne gariptir ki bunu, dünyaya barışın ve demokrasinin egemen olduğu masalı izliyor.

20 Ağustos 2010 Cuma

İktisat-Siyaset'ten: 12 Eylül Referandumu'na Katılma!


12 Eylül 2010'da referanduma sunulacak 'Anayasa değişikliği paketi' kapitalist küreselleşme sürecinin arkasında yatan ekonomik gerçekliğin siyasi üst yapıda da dönüşümü dayatmasının bir ürünü. Yani küresel sermaye ve Türkiye büyük sermayesinin çıkarları yönünde, onların siyasi temsilcisi olan AKP hükümeti tarafından atılmış bir adım...

Karşı taraftaysa yine ulusalcı-statükocu kanadın bu değişikliğe karşı ileri sürdüğü alternatif, burjuvazinin diğer kanadının çıkarlarının bir ifadesi. Onlar da liberal küreselleşme sürecine karşı, burjuvazinin daha güçsüz kesimlerinin ulusal korumacı taleplerini ve yine bu kesimin devlet içindeki ayrıcalıklarını savunma pozisyonundalar.

Bizler, işçi sınıfının içinde bulunduğu siyasi durum sebebiyle hiçbir müdahalede bulunamadığı, egemen sınıf içerisindeki mücadelenin ifadesi olduğu gün gibi ortada olan bu referandum sürecine katılmamayı, burjuvazinin her iki kanadına karşı sosyalist bir mücadelenin geliştirilmesi gerektiğini savunuyoruz. Bu, işçi sınıfı ve onun yolunda yürüyen gençliğin sermayenin egemenliğini ortadan kaldırma mücadelesinden başka bir şey değil. Ancak o zaman tüm emekçi ve ezilen kitlelerin devrimci mücadelelerinin ürünü, sosyalist bir anayasada ifadesini bulacaktır. Bu süreçte sosyalistlerin yapması gerekenin, burjuvazinin 'liberal' ve 'ulusalcı' kanatlarının siyasi teşhiri ve işçi sınıfının devrimci alternatifini yükseltmek olduğu kanısındayız.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Sosyal-Yurtsever 'Enternasyonalist Gençlik' Marksizmi Nasıl Çarpıtıyor?

İsrail'in, Gazze'ye yardım taşıyan gemilere saldırısı bir anda dünya gündemine oturmuş ve uzun bir süre de üzerine en çok tartışılan konu olmuştu. Bu eğilimin azalarak da olsa sürdüğü şu günlerde, bahsi geçen saldırının, yalnızca dünya burjuvazisinin çeşitli kesimleri arasında bir çalkantı yarattığını söylemek büyük bir hata olur. Aksine, aslında tam da olması gerektiği gibi, bu önemli saldırı sol içerisinde de savrulmaları ya da daha doğru bir ifadeyle ideolojik-politik netleşmeleri su yüzüne çıkardı.

Kapitalist Küreselleşme Kıskacındaki Küçük Burjuva Solu, Devlet-Toplum İlişkileri ve Kürt Ulusal Sorunu Üzerine

Türkiye Cumhuriyeti köklü bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu süreci tetikleyen içsel ve dışsal faktörlerin her birinin, bir saniye bile olsun Marksist çözümleme yönteminden kopmadan ele alınması şart. Marksist devrimciler olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni değişim ve dönüşüme zorlayan, tüm bu içsel ve dışsal faktörlerin birbiriyle olan diyalektik bağını analiz etmeli ve bu işi yaparken de temel metod olarak tarihsel materyalizmi kullanmalıyız.

11 Haziran 2010 Cuma

15-16 Haziran 1970: İşçi Sınıfı Ayakta

1960'ların sonunda yükselen işçi hareketinin DİSK’te örgütleniyor olması burjuvaziyi bir karşı adım atmaya, DİSK’i tasfiye etmeye zorladı. Bunun için mecliste bir yasa tasarısı hazırlandı ve sendikacılık yalnızca Türk-İş’in tekeline bırakılmak istendi. Yasaya göre amacın DİSK ve ona bağlı sendikaların faaliyetini kısmak ve bütün işkollarında Türk-İş'i yetkili kılmak olduğu açıkça görülüyordu. Tasarının Meclis’te kabulünden dört gün sonra 15 Haziranda işçilerin protesto eylemleri başladı. DİSK’e üye olmayan sendikalara bağlı işçilerin de yoğun katılımı ile eylemlere ilk gün 70 bin ikinci gün ise yaklaşık 150 bin işçi katıldı. İstanbul ve İzmit'teki sanayi bölgelerinde iki gün süren eylemler 16 Haziran aksamı bu kentlerde sıkıyönetim ilan edilmesi ve DİSK yöneticilerinin direnişi sona erdirme çağrısıyla sona erdi. Sonuç olarak işçiler fabrikalarına geri döndüler ve yasa tasarısı geri çekildi.

3 Haziran 2010 Perşembe

Akdeniz’de Siyonist Katliam

İsrail Doğu Akdeniz’de Korsanlığa da Başladı
İsrail, 31 Mayıs sabahı erken saatlerde Gazze'ye yardım götüren konvoydaki gemilere saldırdı. Uluslararası sularda, 700’e yakın sivilin bulunduğu Mavi Marmara gemisine karşı gerçekleşen saldırıda, dördü TC vatandaşı dokuz kişi İsrail askerleri tarafından öldürüldü. Gazze şeridine doğru yol alırken İsrail ordusunun saldırdığı Mavi Marmara gemisi, İsrail’in Aşdod limanına götürüldü ve içindeki 680 kişi tutuklandı. Türkiye’nin ilk tepkisi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni olağanüstü toplantıya çağırmak ve oradan, İsrail’i kınayan bir karar çıkartmak oldu. Dünyanın dört bir yanında yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler düzenlenirken, NATO, AB ve Arap Birliği saldırıyla ilgili toplantılar yaptı. Yükselen kamuoyu baskısının ilk doğrudan etkisi, Mısır’ın Gazze’ye açılan Refah sınır kapısını açması oldu. Böylece, Mısır yönetimi, Siyonist devlet ile işbirliğinde geri adım atmak ve Gazze’ye yönelik ambargosunu “geçici” kaydıyla da olsa kaldırmak zorunda kaldı.

Tarih

Bir cehennem.

Sürüyordu şarkısı
1860'da
1910'da
ve sonrasında

Koca bir ağaç gölgesiydi anıları
Yaşanmamışlığın kırıcı sıcağında saklandığı

Bir cehennem.

Koca gövdesi içinde
Bir ağırlık
Şarkısı, eski sesler bütünü.

Havanın kararsızlığı güzel
Bir anda 4 mevsim!
Her mevsimden diğerine ayrı şarkı...
&
Gerçekliğini vur yüzüme
Yalnızlığını haykır herkese
Söyle! Bensizliğine
İnandır
Kaçışlarımın ardından
Baka kalmalar yaşa
Uğultulu düşlerini gerçekleştir
Ve yok et
Solgun bi bedenden çıkmasın
Hıçkırıkların
Sen benim için ağlama
Hiç yokmuşum gibi yaşamaktan
Korkma ilk defa

23 Mayıs 2010 Pazar

No Pasaran!

Yunanistan'dan Bir Mektup

Son günlerde Yunanistan'da neler olup bittiğini anlatmak zor. Eğer olanların tam doğru bir analizine sahip olmak istersek bu yaşananların yaklaşık 50 yıllık politik kararların bir sonucu olduğunu kabul etmemiz gerekir..

Yunanistan yaklaşık 300 Milyar Euro'luk bir kamu borcuna sahip. Ekim 2009 seçimlerinden önce, şimdiki “sosyalist” hükümet ülkeyi krizlerden kurtaracak ve aşırı kısıtlamalar getirmeyecek bir planı olduğunu vaat etti. Elbette ki kapitalistlerin işçi sınıfına yüklenmeden krizleri atlatması mümkün değildir. Devlet, Yunanistan'da cumhuriyetin restore edildiği 1974 yılından bu yana uygulanan en işçi karşıtı tedbirleri aldı. İşçi ve emekli maaşlarını düşürürlerken, işsizlik önümüzdeki günlerde artacak. Hükümet IMF ve AB'nin maddi yardımına başvurdu. Onlarsa devletin tedbirlerini yetersiz buldular ve daha da sıkı tedbirleri önerdiler.

İşçi sınıfı, resmi diktatörlük zamanlarından bugüne gerçekleştirilen en kitlesel ve en radikal gösterilerle cevap verdi. Bu esnada devlet aynı ölçüde şiddetle ve ayrım yapmaksızın öğrenci ve yaşlıları hedef alan artan polis şiddetiyle bizi sindirmeye çalışıyor. Medyanın işbirliğiyle göstericileri suçlular ve işkenceciler olarak adlandırıyorlar ve onları küçük düşürüyorlar. Radikal kanatları, anarşistleri ve gerçek komünistleri provokatör olarak damgalamaya çalışıyorlar.

5-6 Mayıs günlerinde yaşanan polis şiddeti aşırıydı. Ülke çapında binlerce insan kazanılmış hakları üzerinde ısrar ederek protestolar gerçekleştirdi. Polis ortada bir sebep olmaksızın göstericilere saldırdı, dövdü, korkuttu ve tutukladı. Ardından herhangi bir vekilin izni olmaksızın Atina'da özgürlükçü bir yerleşkeye girdi ve tahliye etti. Ayrıca göçmenlerin sosyal alanına saldırdı, rastgele evlere girdi ve tutuklamadan şiddet uyguladı. Göstericiler parlamento binasını kuşatmaya çalıştı. 5 Mayıs olayları, o gün grev günü olmasına rağmen bankada çalışan üç insanın ölümüne neden oldu. Bizler mücadele ile ve hatta işçi sınıfının kanıyla kazanılmış özgürlüklerimizin ve haklarımızın hiçbir sınırlanmasını kabul etmemeliyiz. Sermayenin ve onun devletinin karşısında durmalıyız. Kendi asıl silahımızı kullanmalıyız: Dayanışma.

Haydi, dünya işçilerinin haykırmasına izin verelim: NO PASARAN! NOSOTROS PASAREMOS!

Nikos
Yunanistan'dan bir öğrenci arkadaşımız

NO PASARAN!

It's difficult to say what happened lately in Greece: first a lot happened, then what happened, if we want to have an accurate analysis is a result of over 50 years political decisions.
Greece has a public dept of over 300 billion euro. Before the elections of October's 2009 the present "socialistic" government promised that it had a plan that would lead the country out of the crisis and wouldn't take austerity measures. Of course it is not possible for the capitalists to weather their crisis without inflicting the working class. The government adopted the most anti-worker policy since 1974 when the republic was restored in Greece. Unemployment will increase in the next months while they decrease salaries and pensions. The government asked for the International Monetary Fund and EU support. They considered government's measures modest and proposed even harder.
The working class replies with the most massive and radical demonstrations since the official dictatorship. In the meanwhile the state tries to terrify us with the increasing police violence, that hits students and the elderly without separation and with the same brunt. In corporation with the media, they name the social fighters as criminals, imprisons, tortures and humiliates them. They try to mark radical wings, anarchists and real communists as provocateurs.
On 5th and 6th May the virulence of the police violence is significant. Thousands of people demonstrate all over the country insisting on their vested rights. Without real reason police attacks the demonstrators, beats, terrifies and arrests them. Police enters without any procurator's permission and evicts a libertarian squat in Athens, attacks a legal social space of immigrants, enters random civilian houses and beat them without arresting them. Demonstrators try to siege the parliament. The conflicts of 5th led to the death of three people, working in a bank although 5th May was a strike.
We should not accept any limitation of our freedoms and rights that were gained with the struggles, even with the blood of the working class. We must stand against the state and the capital. We must use our real weapon: solidarity. Let the world workers shout: NO PASARAN! NOSOTROS PASAREMOS! *

*They shall not pass! We will pass!
Nikos

10 Mayıs 2010 Pazartesi

15. Sayı

İçindekiler

1 Mayıs'ın Ardından

Anayasa Paketine İlişkin Kısa Bir Değerlendirme

Anayaso

Hastayım, Hastasın, Hastayız, Hastalar...

21. Yüzyılın Utanç Abideleri: Üniversiteler

Erol'a...

Herkese Değil İşçi Sınıfına Hürriyet

Başka Dilde Aşk

Emperyalizmin Gölgesi Altında Irak Seçimleri

Beyaz Bant / Ortak Şarkılar Koleksiyonu

Ahmet Türk'e Yapılan Saldırının Perde Arkasındakiler

Yine ve Bir Kez Daha Polis Terörü

Bir Şair: Cemal Süreya

Paydasız

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde Son Durum

Umut İşçileri

Kıskanmak

Direnmek kalırdı...

Denizleri Anlamak ve Aşmak

Kapitalist Militarizmin Gölge Oyunu: Nükleer Güvenlik Zirvesi

Az Veren Candan

Tez Antitez Sentez

Kırgızistan'da Kitlesel Seferberlik ve Hükümet Darbesi

bize yazın: iktisatsiyaset@gmail.com

1 Mayıs'ın Ardından

2010 1 Mayıs'ı tüm dünyada kutlandı. Türkiye'de de birçok ilde gerçekleştirilen kutlamaların her zaman olduğu gibi en dikkat çekeni İstanbul 1 Mayısı'ydı. 200 bini aşkın işçi ve öğrencinin katılımıyla 1 Mayıs Taksim Meydanı'nda kutlanan işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma gününde kızıl bayrağımız ve Enternasyonal marşıyla yerimizi aldık.

Anayasa Paketine İlişkin Kısa Bir Son Durum Değerlendirmesi

Günlerdir tartışmalı bir şekilde süren Anayasa paketi oylaması 6 Mayıs 2010 gecesi tamamlandı. İktidar partisi tarafından hazırlanan paket, meclisten 336 kabul, 72 red oyuyla geçti. 336 kabul oyu ile yasalaşan Anayasa paketi bugün (7 Mayıs 2010) Cumhurbaşkan'ına sunulacak. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün paketi geri gönderme yetkisi var ancak resmi gazetede yayınlanması için gerekli onayı çıkaracağı bekleniyor. Gül'ün paketi onaylaması ya da geri göndermesi için 15 gün süresi bulunmakta.

Anayaso

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?

Hastayım, Hastayız, Hastasın, Hastalar…

Siirt’te yaşananlar bir kere daha hatırlattı ki kapitalizm hasta eder, kapitalizm insanın doğasına aykırıdır, kapitalizm her şeyi metalaştırır, kapitalizm iman, töre gibi aldatmacalarla durdurulamayacak kadar hızlı bir seri katildir, kısacası gücü ve iktidarı böylesine kutsayan bu sistem ezen-ezilen ilişkisine her gün binlerce örnek duyurur ve gösterir bizlere.

Bu yüzden orada yaşananlar ne ilk ne de sonuncu, bunu hepimiz bilmekteyiz; ama benim öncelikli
...
Sen yoktun
Ben bir masala inandım
sonsuzluğuna
Ama sonunu da yazdım
Hüzünlü biten
Tüm renklerini koydum hayatın
Yeşilden sarıya yapraklarını
Usanmadan doğan güneşin parlaklığını
Sessiz kaldığım her an
Birden bastıran
Karanlığı da aldım yanıma
Ve inandım, dile gelmemiş her sözün
Bir yerlerde duyulduğuna
Bazen haykırdığına
Bazen sustuğuna
almora

21. Yüzyılın Utanç Abideleri: Üniversiteler

Yaşadığımız ülkede geleceğe yön verecek gençliğin eğitim ve öğretim alanında sözde en ileri durakları olan üniversiteler ortaçağ bağnazlığıyla cebelleşmektedir. Gençlik birer yarış atı olarak

Erol'a...

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler
Zağrep radyosunda Lili Marlen türküsü

Siperden sipere ateş tokuşturanlar
Karanlıkta dem tutan ishak kuşu ...

Biz insanlar yemin ettik imanımız var
Hürriyet için hürriyet aşkına

Savulacak dönem savulacak düşman
Dehrin cefasını çektik sefasını süreceğiz
...

Kısa ve tatlı
Hiç yaşanmamış gibi güzel,
Asla yaşamayacağım kadar
Uzak ve gizemli...
Yoklukta yarttığım
Geç bulduğumi
Ama değer vermediğim her şey
Geleceğimde bir yer araken kendine,
Ben hiç yaşamadığım duyguları yazıyorum
sessizce
Kısa ve tatlı
Hiç duyulmamış gibi yeni,
Asla duymayacağım kadar
Uzak ve gizemli...

almora

Herkese Değil İşçi Sınıfına Hürriyet

Bir reklam bir süredir televizyonları, reklam panolarını ve gazeteleri sürekli işgal ediyor ve her zaman yapıldığı gibi masum reklam herkesin zihinlerine kazınıyor: 'Herkese Daha Fazla Hürriyet!' reklamı. Doğan Holding'in sahip olduğu Hürriyet gazetesinin bu reklamında çeşitli sanatçılar rol alıyorlar, kendisini “sol”da ifade eden Zuhal Olcay'ı dahi herkese daha fazla hürriyet isterken görüyoruz. Türkiye'nin en büyük sermaye gruplarından birinin, en şovenist yayınıyla yaptığı bu reklamın amacı elbette özgürlükleri değil, gazete satışını arttırmak... Ama reklamın masum yüzünün arkasında ideolojik bir propaganda da yatıyor, işte bizim sorunumuz da onunla.

Başka Dilde Aşk

İlksen Başarır'ın yönetmenliğini yaptığı, Mert Fırat
ve Saadet Işıl Aksoy'un başrollerini paylaştığı Başka Dilde Aşk filmini İşçi Filmleri Festivali'nde izleme fırsatı buldum, aynı zamanda yönetmen ve Mert Fırat'la film sonunda gerçekleşen söyleşiyi dinleme fırsatını da. Filme de önemli bir şekilde yansıyan tevazu ve samimiyeti her iki sanatçının da taşıdığını söylemek gerekiyor.

İşitme engelli kütüphane işçisi Onur ile çağrı merkezinde çalışan Zeynep'in hayatları birbirleriyle tanışmalarıyla beraber değişiyor. Engelli olması yaşama sıkıca tutunması engellemeyen Onur kürek sporu ve kitapları; Zeynep ise çağrı merkezindeki ağır çalışma koşulları ve sorunlu aile ilişkisi arasında kalmış durumda iken tanışıyorlar. Film, engelli olma durumunu hiçbir şekilde dramatize etmeden, Mert Fırat'ın da dediği gibi Brecht'in epik tiyatro yöntemiyle bizlere veriyor. Birçok örnek üzerinden engelli ve engelsiz olma durumları sorgulanıyor ve gerçekte engellerin toplumsal koşullar tarafından yaratıldığı ve insanların bunun üzerinden kendilerini engelledikleri gerçeği ortaya konuyor. Filmin bu önemli ve hassas konuyu oldukça başarılı bir şekilde işleyişi, izleyiciye gerçekte engellinin kim olduğu sorusunu sorduruyor.
Bununla beraber Zeynep'in ailesi ekseninde aile sorgulanırken, çağrı merkezi işçilerinin içinde bulundukları durum ve bunu değiştirme mücadeleleri üzerinden sınıflı toplum ve işçi sınıfı gerçeğine parmak basılıyor. Birçok önemli konuyu sadeliğiyle ve dramatize etmeden sahnelemesi ve oyuncuların da başarılı performasıyla Başka Dilde Aşk izlenmeyi hakeden yerli filmler arasında ifade edilebilir kesinlikle.

Emperyalizmin Gölgesi Altında Irak Seçimleri

Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesi ve Irak savaşının sözde sona ermesinden sonra 15 Ekim 2005 yılında yazılan ve kabul edilen Irak Anayasası, 'medeniyetin öncüleri, yazının mucitleri ve rakamları bulanların beşiği' olan topraklarına atıfta bulunur. Anayasaları der ki, 'Irak milleti ilk kez kanunlar hazırladı'. Bugün seçim yasasını da belirleyen bu kanunlar, 7 Mart tarihinde yapılmış olan Irak milletvekili seçimlerinin muğlaklığını hala yaşıyor. Medeniyetin öncüleri, yazının ve rakamın mucitlerinin yaşadığı Irak toprakları bugün işgal ordularının katliamları ile birbiri ardına gelen intihar eylemlilikleri ve bombaların Irak'ın kalabalık şehir merkezlerine yerleştirilmesiyle neticelenen ölüm haberleriyle anılıyor.

Beyaz Bant

Michael Haneke'nin son filmi Beyaz Bant - Das


weisse Band geçtiğimiz yıl Cannes film festivalinde en iyi film ödülünü kazandı. Film Türkiye'de henüz bu ay gösterime girdi. I. Dünya Savaşı öncesi Kuzey Almanya'da bir köye götürüyor bizi Haneke. Büyük toprak sahibi, doktor, öğretmen, papaz ve köylü çocukları filmin ana karakterlerini oluşturuyor. Esrarengiz bir olayla başlayan film, yine gizemli olaylar etrafında şekilleniyor. Yönetmen, olaylar dizisiyle bizleri ataerkil toplumsal ilişkiler dizisinin içine sokuyor ve psikolojik bir toplum çözümlemesine girişiyor.

Dönemin koşullarını oldukça iyi yansıtan film, aile, cinsellik, okul, din ve diğer kurumlarıyla güçlü bir otoriter toplum eleştirisini ifade ediyor aslında. Çok küçük yaşlardan itibaren psikolojik ve cinsel olarak sakatlanan çocuklar, ailede devleti temsil eden baba, otoriter eğitim, mutlu aile görüntüsü arkasında gizlenmiş ensest, toprak sahibinin yanında çalışırken ölen anne işçi ve oğlunun intikam arayışı ile babanın toprak sahibinde sistemin cisimleştiğini ifade eden konuşmaları... Her yönüyle çarpıcı izler taşıyan bu toplumsal psikolojik film bize, I. Dünya Savaşı'nın öngününde Avrupa'nın en güçlü kapitalist ülkelerinden birinin toplumsal ilişkilerini gözleme fırsatı sunuyor.

Ortak Şarkılar Koleksiyonu

(bir enternasyonal ağıdı)

Yokuşu bir sonra ki güne çıkan ev,
anımsıyor musun beni?
Haber bültenlerini izlerken bir savaşın haberini almıştık.
Deliler telefonlara sarılmıştı;
gecenin üstünü örtüp
sessizlikle,
uyumuştuk.

Bugün yaşanan şu:
Kavgalarımızın su geçirmez zırhı,
dilsiz bir tarihin
meçhul şarkısına giydirilmiş.
Çalan şarkıyı hatırlıyor musun?

Hiçbir şeyimiz yok bu dünyada...
Ne sermayemiz
Ne evimiz
Ne de kedimiz.

Ortak şarkımızdan başka...

-marmara-

Ahmet Türk'e Yapılan Saldırının Perde Arkasındakiler

Geçtiğimiz günlerde, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP'nin siyasi yasaklı eski Genel Başkanı Ahmet Türk ve beraberindeki bir grup BDP'li parti üyesi ve milletvekili Samsun'a gitmişti. Geçen yılın Aralık ayında, Muş'un Bulanık ilçesinde, eski korucu olan (hatta JİTEM ile ilişkileri olduğu iddia edilen) iki kişinin DTP'nin kapatılmasını protesto eden kitleye kalaşnikof silahlarla ateş açması sonucu iki kişinin öldüğü ve ona yakın kişinin yaralandığı 'Bulanık Olayı' olarak da bilinen olayın yargılanmasının, “güvenlik gerekçesiyle” Samsun'a alınan ilk duruşmasını takip etmek için oradaydılar. Duruşma çıkışında Ahmet Türk bir basın açıklaması yaptı ve ardından aracına yöneldiği sırada “duygu”larına engel olamayan “duyarlı bir vatandaş” tarafından polisin gözü önünde faşist saldırıya uğradı.

Yine ve Bir Kez Daha Polis Terörü

Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde arka arkaya iki ilde polis yine terör saçtı. Kuşadası’nda bir gencin sivil polis tarafından sokak ortasında başından vurularak ağır şekilde yaralanması ve Ahmet Türk’e yapılan saldırı Hakkari'de protesto edilirken oradan geçmekte olan 14 yaşındaki bir lise öğrencisinin polisler tarafından yerde sürüklenerek yaralanması bir kez daha polis terörünün geldiği noktayı gösterdi bizlere. Hakkında yakalama kararı olan Umut Tamaç adındaki 27 yaşındaki genç, bir sivil polis tarafından yakalandı ve önce darp edildi ardından yere düşen genci polis sokak ortasında infaz etmeye çalıştı. Kurşun gencin sol gözünün üstünden girerek çenesinin altından çıktı ve genç çevre esnafının müdahalesiyle hastaneye ulaştırıldı. Ateş eden sivil polis, olaya tanık olan esnafa 155’i aramasını söyledi. Olayın ardından gelen diğer polislerin ise

Bir Şair: Cemal Süreya

Yıl 1931'di Cemalettin doğduğunda, yani Dersim Ayaklanması'ndan altı yıl önceydi. Bu insan sadece yedi yılını, hayatına damgasını vuran birkaç kelimeden biri olan “sürgün” sıfatından yoksun geçirdi, hayal meyal hatırladığı yedi yılını ait olduğu topraklarda, “burası benim” diyerek sadece yedi yılını geçirebildi. Bir doğum günü vardı onun da elbet, fakat bilmiyordu. 10 Ağustos'ta da kutladı, 4 Mart'ta da, sırf sevdikleriyle yan yana kutlansın diye.

Paydasız

öylesine gökyüzünü seyretmek nedir bilir misin
bir haber beklerken sevdiğinden
yağmur damlaları dehşetli etkilerken seni
öylesine gökyüzünü seyretmek
genişletilse de birleşmeyen paydalar gibidir
bilir misin

senaryolar kendiliğinden yazılırken kafana
sen gider en karamsarını seçersin
korktuğun afetin nereden geleceğini
hatta ne olduğunu bilmeden
hep bir umut arar gözlerin
olmadık okyanuslara açılır
geri dönmesiz olduğunu bile bile

bir kocaman telefon zili duymaktır
dua diye mırıldandığın dudaklarında
saatlerdir beklediğin sabaha inat
ellerini ısıtmayı denersin
milim milim süzersin apartmanları
öylesine gökyüzünü seyredersin
bilir misin
-ihka..

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde Son Durum

Her 24 Nisan'da olduğu gibi bu yıl da bütün burjuva basını ve politikacıları ABD Başkanının ağzına heyecanla baktı, acaba soykırım sözcüğünü mü kullanacaktı, yoksa büyük felaket mi diyecekti. Türkiye'nin bütün politikasının sadece bir sözcüğe indirgenmesi Türkiye'nin bu konuda ne kadar köşeye sıkıştığını ve ne kadar aciz durumda olduğunu gösteriyor.

Soykırım tartışmalarında

Umut İşçileri

Umut bir uçan balon misali ellerinde
İpini kaçırsalar kayıp gidecek sanırlardı
Bu yüzden ne sevgili eli, ne bir içki kadehi
En çok ipleri kavradı elleri sıkı sıkı
En çok ipleri
Kesti de ellerini ipler, hissetmediler acısını
Çocuksu bir sevinçle taşıdılar umudu
Tüm sokaklar umuda çıkar oldu
Kalktı tüm tabelalar caddelerden
Şimdi hepsinin tek bir adı vardı
Umut sokak, umut caddesi, umut şehri...
En çok haritalar yalancıydı

Kıskanmak

Zeki Demirkubuz’un son filmi 'Kıskanmak',

Nahit Sıtkı Örik’in aynı adlı romanından uyarlanan bir senaryo. Hikâye 1930'larda Zonguldak‘ta geçiyor. Afişte ve fragmanda, sanırım bilerek yapılan, kıskançlık duygusunun iki kadın arasında olduğuyla ilgili yanılgı, filmde bambaşka bir şeyle sonuçlanıyor. Zeki Demirkubuz’un diğer filmlerinde de var olan insanı anlama isteği, sıradan insanların da kötülük yapabileceğine vurgu bu filmde de var. Masumiyetten, 3. Sayfa'ya, Yazgıdan, İtiraf'a uzanan filmler silsilesinin her birinin içinde yalnızlık, nihilizm ve suçluluk duygularıyla tatlandırılmış, yenik insan tiplemelerine bir örnek de Seniha. Özgün bir senaryoyla uyarlanan filmde kitap ne kadar anlatılmış tartışmasına girmek yersiz, çünkü Demirkubuz’un film hakkında söylediklerinden derdinin o olmadığını anlıyoruz. Film de Seniha karakterini oynayan Nergis Öztürk Antalya Film Festivali'nde da en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Film oyunculuk konusunda oldukça başarılı, ben her üç oyuncuyu izlemekten de büyük keyif aldım. Ama filme ait genel eleştiriye katılmadan edemiyorum. Demirkubuz’un 3. Sayfa Masumiyet, Yazgı, Kader, C Blok filmlerinden aldığım tadı alamadım belki ama bu Zeki Demirkubuz filmlerinin beklentiyi yükseltmesiyle ilgili olabilir, yine de mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Direnmek kalırdı Kürde çünkü yaşamın bir başka adı direnmekti*

Terry Eagleton’ın yazmış olduğu Azizler ve Alimler isimli romanda İrlandalı Marksist devrimci James Connolly ile Mihail Bahtin arasında şöyle bir diyalog geçer; Bahtin: Neden ulusal kimliğe bu kadar önem veriyorsunuz anlamakta göçlük çekiyorum. Peki bu milliyetiniz neden önemli ya da bir kimlik edinmek? Connolly: Sorun ulusal kimliğimizi ortaya koymak değil, bir kimliğin keşfedilmesi sorunu. Öncelikle ne olabileceğinizi bilmek için özgür olmaya ihtiyacınız var, şu anda kim olduğumuzu söylemek bizim için imkansız. Connolly’nin Bahtin'e verdiği cevap dünya halkları arasında geniş bir coğrafyada ezilmeye devam eden başta Kürt halkı için ve diğer ezilen, kimlikleri bastırılmaya çalışılan halklar için önemlidir. Halkların kardeşliğine inancı olan her bireyin dikkate alması gereken bir tahlildir.

Denizler'i Anlamak ve Aşmak

Bu yazı benim de dahil olduğum Türkiyeli gençliğin, özellikle de toplumsal sorunlara duyarlı, bir şekilde solla ilişkilenmiş olan gençliğin, siyasi-toplumsal hayata ilk gözlerini açtığında karşılaştığı ve haklı olarak büyük ölçüde etkilendiği Denizler'i, yani Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'yı ve elbette onların yol arkadaşlarını anlamak üzere kaleme alındı. Burada amacım, yalnızca benim ve benim gibi binlerce insanın başından az çok benzer şekilde geçenleri anlatıp Denizler'i anlamaya çalışmak olmayacak, asıl yapılması gerekenin onları anlamak ve aşmak olduğu düşüncesini ifade etmeye çalışmak olacak.

Kapitalist Militarizmin Gölge Oyunu: Nükleer Güvenlik Zirvesi

Geçtiğimiz Nisan ayında ABD’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Nükleer Güvenlik Zirvesi, öncesi ve sonrası ile dünya gündeminin en önemli maddelerinden birini oluşturdu. ABD Başkanı Obama’nın çağrısı ile Washington’da bir araya gelen 47 ülkenin devlet başkanları ve üst düzey temsilcileri, iki gün boyunca nükleer silahlanma konusundaki “hassasiyetlerini” dile getirdiler. Burjuva siyasetinin ve emperyalist kapitalizmin ikiyüzlülüğünün pervasızca sergilendiği iki gün süresince, burjuvazinin ulusal, bölgesel ve küresel çıkar hesapları birbiri ile çatıştı; bir orta yol bulma çabası, niyetler ve somut durum arasındaki farkın yarattığı çelişkilere takıldı. Zirvenin ana gündem maddesi bilindiği üzere İran’a uygulanması düşünülen yaptırımlardı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulacak kararların tartışıldığı ve ABD’nin arzuladığı sonucu alamadığı zirve sonrasında ortaya çıkan tablo, kapitalist militarizmin ulaştığı ürkütücü boyutu ve Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Latin Amerika gibi hassas dengelere sahip bölgelerin olası bir savaş halinde dünyayı nasıl bir bütün olarak felakete sürükleyecek dinamikleri taşıdığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Az Veren Candan...

90’ların demirbaş tartışma konusu kayıtdışı ekonomi, tüm canlılığıyla yeniden sahnede. Kötü şöhretli efsanemiz geri döndü. Ya da aslında hep olduğu yerde olanca yasadışılığı ile duruyordu da, biz memleket gündeminin tozu dumanı arasında göremiyorduk. Ülke olarak gelişme yolunda bazen adım adım bazen koşaraktan (!) ilerlerken, ekonomimize taktığı çelmelerden hatırlarsınız onu. Periyodik olarak hazırlanan raporlarla kayıtdışı ekonominin önlenemez yükselişine tanık olduk son otuz yıldır.

Tez Antitez Sentez

''Sen'' ve ''ben''im oluşturduğumuz bir paradoks içinde, depremler oluyor yine içimde bir yerlerde. Yine bir şeyler yazma isteği uyandırıyor kalemim bu garip sentezle...
Tez anitez sentez; sen ben hiç olmayan biz... Ne kadar da örtüşüyorduk bu diyalektik aşamalarla. Ama yanlışlarımızla hiçbir zaman doğruyu da bulamadık yüzyıllardır. Aslında biz hiçbir çelişkiden doğmadık iyi biliyorsun. Varlığımız yalnızca zıtlığın doruğuydu yine yüzyıllardır...

Kırgızistan’da Kitlesel Seferberlik ve Hükümet Darbesi

Kırgızistan’daki muhalefet, birkaç günlük kitlesel gösterilerin ardından, 8 Nisan günü devlet başkanı Bakiyev’i devirdi. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki bütün diğer benzerleri gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış olan Bakiyev başkentten kaçarken, Başbakan Daniyar Üsenov hükümeti istifa etti; muhalefet de eski dışişleri bakanlarından ve Sosyal Demokrat Partili milletvekili Roza Otunbayeva’nın başkanlığında dört bakandan oluşan bir geçici hükümet kurdu.

23 Nisan 2010 Cuma

31 Mart 2010 Çarşamba

14. Sayı

İçindekiler

İlk Söz Yerine

“Ermeni Açılımı”na Şövenist Rötuş

Yunanistan'da Kriz

Pencereler, Duvarlar ve Aralıktan Bakanlar

Mart Savunması

Filistin Sorunu ve Ortadoğu'da Hegemonya Mücadelesi

Nazım Hikmet Portresi

Sınırları Olmayan
Şiir

Küresel Kriz Nereden Nereye

Çingenelerin Vatanı Bütün Dünyadır

Egemenlerin Yeni Açılımı: Göçmen İşçiler Dışarı!

Lars Von Trier ve Dogville

GDO Tartışmaları Üzerine

Eşcinsellik Değil, Homofobi Hastalıktır!

Kaçak Çöp Avcıları ve Katık

İki Dil Bir Bavul

Tekel Destekçilerine Gözdağı

Zamanı Taşıyan Güvercine Çağrı

bize yazın: iktisatsiyaset@gmail.com

İlk Söz Yerine

İktisat-Siyaset’in 14. sayısı yine alışık olduğumuz üzere yoğun ülke ve dünya gündeminin içine doğuyor. Hal böyle olunca, öne çıkan gündem maddelerine dair kapsamlı değerlendirmelere yer verme çabası, zaman zaman bazı gelişmeleri hak ettiği biçimde ele alamama sorununu doğuruyor bizler için. Bu durumun imkanlar ölçüsünde giderilmeye çalışıldığını ifade edelim ve anlayışla karşılanacağına dair inancımızın tam olduğunu belirtelim.

Diğerleri gibi, İ-S’nin yeni sayısı da egemenlere ve onların çığırtkanlarına karşı yükseltilmiş bir karşı ses olma, “bizim” sesimiz olma işlevini elle tutulur hale getirmeye çabalıyor aslında. Kolektif bilincimizin ve ortak emeğimizin, bir anlamda hepimizin ürünü İ-S’ye, yazıları, öyküleri, şiirleri ve çizgileri ile katkı sunan herkese teşekkür ediyoruz, varoluşlarıyla umudumuzu ve azmimizi arttırdıklarını bir kez daha vurguluyoruz.


İ-S’nin ilerleyen sayfalarında daha geniş biçimde yer bulan ya da bu sayıda yer veremediğimiz bir çok gelişme olduğunu söyledik. Eksik de olsa bir özet niteliğinde alınabilecek bu metinde, gündemin bazı satır başlarını vermeye çalışalım. İçeride yaşanan gelişmelere dönmeden önce dışarıda neler olup bittiğini kısaca hatırlatmakta fayda olabilir. Örneğin kapı komşumuz Yunanistan’da, küresel ekonomik krizinin şiddetli etkilerinin yol açtığı alt-üst oluşları yakından izleme şansına sahip olduk. İktidardaki sosyal-demokrat hükümetin başını ağrıtan ekonomik krizin faturası, her yerde olduğu gibi Yunanistan’da da işçi ve emekçilere çıkarılmak isteniyor. Bu durumun önümüzdeki yılları da kapsayan “tasarruf tedbirleri” ile açığa çıkarıldığını görüyoruz. Henüz topyekün bir kalkışmaya evrilmemiş, sendikaların ağırlığı altında kaldıkça da evrilmesi zor görünen grevler, gerçek anlamda bir toplumsal alt-üst oluşun ne denli büyük etki yaratacağının kanıtı olarak görülmeli. İşte tam da buradan hareketle AB’nin, hem Yunanistan’a yönelik tutumu, hem de kendi içindeki ayrışmalar daha anlamlı hale geliyor. Yaşanan gelişmeler neticesinde bir kez daha görüldü ki kapitalizm üzerinde yükselen bir Avrupa’nın gerçek anlamda birliği mümkün değil, kurulan suni birlik de ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda kolayca düşmanlığa ve çatışmaya dönüşüveriyor. Yunanistan konusunda bir değerlendirmeyi ilerleyen sayfalarda bulacaksınız.

Öte yandan ABD’nin dış gündemini Ortadoğu’daki işgaller, Irak’ta seçimler, İran’ın nükleer programı ve Filistin-İsrail meselesi oluştururken, iç gündem ise Sağlık Reformu’na odaklanmıştı. Amerikan rüyasından çok geç uyananların, Obama üzerine kurdukları hayalleri tekrar gözden geçirmek zorunda kaldıkları bir dönemde Sağlık Reformu’nun yasalaşması, yeni bir propaganda aracına sahip olmalarını sağladı. Kimilerinin “sosyalist” ilan ettikleri Obama –ki bu şaka ise bile hiç komik değil- seçim öncesi vaatlerinden biri olan Sağlık Reformu’nu zor da olsa yasalaştırmayı başardı. Sağlık Reformu’nun ABD ekonomisi için nasıl bir zorunluluk haline geldiğini, karşıtlarının kopardığı onca gürültüye rağmen bir miktar törpülenerek de olsa nasıl gündeme alındığını unutmamak gerek. Bu noktada ABD gibi, sermayenin hiçbir yerde olmadığı kadar özgürce hüküm sürdüğü bir ülkede, sağlık sisteminin “sosyal devlet” kavramı ile ilişkilendirilebilecek bir şekilde yeniden düzenlenmesinin altında yatan ekonomik nedenlerin üzerinden atlanmaması gerektiğini söyleyelim. Bu ciddi bir yanılsamaya neden olabilir. ABD bütçe açığını kapatma yönünde, sermayenin uzun erimli çıkarlarının bir ürünü olarak geçirilen bu yasa, aynı zamanda dünya ekonomisindeki karmaşaya hız verecek, diğer ülkelerin de devletçi müdahalelerini artırabilecek ve sonuç olarak büyük kırılmaları hızlandırabilecek dinamikler taşıyor.

Filistin ve İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden alev aldığı son günlerde, siyonist İsrail Devleti’nin eylemlerinin yıkıcı etkilerinin, Filistin’de yeniden ve daha güçlü bir biçimde örgütlenmeye çalışılan direnişin ayrıntılarına, ABD’nin ve Türkiye’nin bu noktada oynayacakları kilit role ilişkin detayları içeren bir değerlendirmeyi de yine ilerleyen sayfalarda bulabileceksiniz.

“İçeriye” döndüğümüzde ise geçtiğimiz ay yaşanan bir çok gelişmeye karşılık, gündemin Anayasa tartışmalarına yoğunlaştığını görüyoruz. Bu tartışmalara değinmeden önce Newroz’a ve açılımlara ilişkin birkaç söz söyleyelim. Newroz bu yıl da, her yıl olduğu gibi çoşkuyla ve geniş katılımla kutlandı. Geçen yıllardan farklı olarak devlet tarafından herhangi bir provokasyona girişilmemiş, tüm illerde Newroz kutlamalarına izin verilmiştir. Bunun hem tıkanmış gibi görünen, fakat burjuvazi için vazgeçilmez olan açılım süreci ile, hem de AKP’nin Anayasa Taslağı’nın meclisten ya da referandumdan geçmesinin BDP’den alacağı desteğe bağlı olması ile doğrudan ilişkilendirmek mümkün. Bu, geçmiş Newroz’larda Kürt halkının üzerinde nasıl bilinçli olarak baskı uygulandığının, çatışma ve ölümlerin kimlerin özel organizasyonlarıyla gerçekleştirildiğinin de kanıtıdır.

Ermeni Açılımı’nda ise egemenlerin geldiği son nokta “Göçmen İşçiler Dışarı!”dır. AKP demokrasisinin; iki yüzlü sermaye demokrasisinin gidebildiği yer anormal tepkisellik ve ilkel milliyetçi şovenizm noktasıdır. Bu konudaki tavrımızı gerek bir bildiri metni ile gerekse daha geniş kapsamlı bir başka değerlendirme metnini yayınlayarak ile ilerleyen sayfalarda okuyucuya sunuyoruz.

Anayasa tartışmalarına dönelim şimdi de; AKP’nin uzun süredir gündeminde olan fakat bir türlü eyleme dönüştüremediği Anayasa değişikliği aslında tam da onun elinin içeride ve dışarıda yaşadığı çelişkiler nedeniyle güçsüzlediği bir zamana denk geldi. Yalnız AKP’nin değil, neredeyse bu topraklarda yaşayan herkesin ortak talebi haline gelen darbe Anayasası’nın değiştirilmesi konusunda egemenler arasında bir uzlaşmazlık yaşandığı ortada. AKP, meclisteki muhalefet başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kurumları, sendikalar ve patron örgütleri ile görüşme ve “Anayasa Paketi”ne destek arayışı içinde. Hazırlanan taslakta değişiklik yapabileceklerini ifade eden başbakan ve diğer AKP sözcüleri, bazı maddelerde uzlaşmaz tavırlarını korurlarken, CHP kendi alternatif Anayasa paketini ortaya atıyor ve AKP’nin hazırladığı Anayasa üzerinden bir uzlaşma gerçekleştirmeyeceğini ifade ediyor. Özellikle HSYK’da ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısında meydana gelecek değişikliklere tepki gösteren CHP, zaten mevcut hali ile siyasal olan hukukun, AKP lehine siyasallaşmasından tedirgin. MHP ise Anayasa değişikliğine ihtiyaç olduğunu kabul ediyor fakat bunu yeni hükümete bırakmak gerektiğinde diretiyor. Bu noktada AKP ile uzlaşmaya en yakın parti olan BDP ise seçim barajının düşürülmesi, siyasi partilere hazine yardımı gibi konuların yanı sıra AKP’nin hazırladığı taslakta değinilmeyen ana dilde eğitim ve Anayasal vatandaşlık gibi talepleri ortaya atıyor. Patronlar birliği TÜSİAD’ın da hazırlanan taslaktan tatmin olmadığı anlaşıyor. AKP’nin Anayasa taslağında tartışma konusu olan bir diğer konu ise kamu emekçilerinin çalışma ve sendikalaşma hakları ile ilgili. AKP taslağında komik bir biçimde kamu emekçilerinin toplu sözleşme hakkından bahsediliyor fakat grev hakkı tanımayan bir toplu sözleşme hakkı bu. Dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı olmayan, kağıt üzerinde kalmaya mahkum bir haktan bahsedilebilir ancak.

Burjuva medyadan kolaylıkla takip edilebilecek bu olguları sıraladıktan sonra meselenin özüne dönmekte fayda var. AKP’nin derdi yeni, (burjuva anlamda dahi) demokratik bir Anayasa değil, zaten delik deşik edilmiş darbe Anayasası’nın bazı maddelerinin uluslararası sermayenin ve onun sözcüsü olarak kendisinin çıkarları ile örtüşür biçimde değiştirmektir. Ondan bunun ötesini beklemek de bu koşullarda akılcı değildir. O, adına konuştuğu sınıfın çıkarlarını savunmakla yükümlü, biz ise gerçekleri tüm çıplaklığı ile sergilemekle. Anayasa taslağının meclisten geçip, geçmeyeceğini şimdiden tahmin etmek mümkün görünmüyor fakat eğer meclisten geçmezse referandum gündeme gelecek. İşte o vakit bize sunulacak iki seçenekten birini, yani ya Darbe Anayasası’nı ya da Darbe Anayasası’nın revize edilmiş halini desteklemeyi reddedeceğiz. Bir yanda darbe Anayasası'na sarılan, diğer yanda ise “demokrat” görünümlü, fakat darbenin ürünü olduğunun farkındalığı ölçüsünde o Anayasayı törpüleyerek sürdüren burjuva partilerin sınıfsal yüzlerini ifade edeceğiz. İşçi sınıfının ve tüm ezilenlerin haklarını içerecek bir anayasayı savunacağız; bunun yalnızca işçi sınıfının mücadelesiyle elde edilebileceğinin bilinciyle. Ekonomik tabanı ve bütün üst yapıları ile kapitalizmin insanlığa maliyetini ifade edip, gerçek demokrasinin maddi temellerinin nerede olduğunu anlatacağız.

Nisan gündeminin ne derece yoğun
olacağı, Nisan’ın işçi ve emekçiler açından, sistemle hiçbir çıkar ortaklığı olmayan insanlığın ezici çoğunluğu açısından ne derece sancılı geçeceği bu günden görünüyor. Çünkü tarih egemenler tarafından yazılmaya devam ediyor. Ama Nisan aynı zamanda Mayıs’ın ön günüdür. 1 Mayıs, işçi sınıfının uluslararası birliğinin somutlanması ve üretimden gelen gücü ile işçi ve emekçilerin, üzerinde yaşadığımız gezegenin gerçek yaratıcısı olduklarının bilincine varıldığı gündür.

Yeni bir dünya özlemiyle uyanılan sabahların, yeni bir dünya gerekliliğine dair inancın bilince çıktığı akşamların sonsuza kadar sabretmeyeceğini biliyoruz. Egemenlerin yazdığı tarihi değiştirme ümidinin kabaracağı bir 1 Mayıs’ta, alanlarda buluşmak üzere…
İ-S

“Ermeni Açılımı”na Şövenist Rötuş

Başbakan Tayyip Erdoğan, 16 Mart günü Londra’da BBC’nin Türkçe servisine yaptığı bir açıklamada, Türkiye'deki kaçak Ermeni işçilerin sınır dışı edilebileceğini belirtti. Erdoğan, hükümetin TC Devleti vatandaşı olmayan 100 bin Ermeni’yi “şu anda idare ettiğini” ama “gerekirse bu yüz binine hadi siz de memleketinize diyeceğim, bunu yapacağım" diyerek, burjuvazinin “açılım“ sınırını da gözler önüne sermiş oldu. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Erdoğan’ın bu açıklaması, bu topraklarda egemen olan yabancı düşmanlığının ve şöven Türk milliyetçiliğinin yalın bir ifadesidir.