14 Aralık 2009 Pazartesi

İçindekiler

11. Sayı Çıkarken

C.B.Ü S.K.S*

Charlie Chaplin

Sahil Çıkmazı Sokak

Malumun İlanı: CHP Zihniyeti ve Dersim Katliamı

Kadınlara Yönelik Saldırılara Karşı Ses Çıkar

Cinsel Devrim II

28 Günde

Kürt Çocuklarına Verilen Cezalar, Ceylan’ın Ölümü ve Bir Bebe

Öğrenci Postası

YÖK bildirisi

Bu Vatan Bizim Mi?

Kelebeklerin Araba Kazası

Tante Roza’nın Son Bestesi

Bandista: Gülümseyen Bir Eylem Bandosu

Gülüşün

Müziğin Doğuşu ve Müzik Kültürü

Bireysel Terörizme Karşı Sınıf Mücadelesi

Üniversitelerde Bologna Süreci Üzerine


tüm yazılar iktisatsiyaset.org'dan alındı


yazılarınızı iktisatsiyaset@gmail.com adresine gönderebilirsiniz

11. Sayı Çıkarken

Belirtmek isteriz ki, İktisat-Siyaset’in Ekim ayında yayınlanan 10. sayısının okuyucuyla buluşmasının ardından aldığımız olumlu tepkiler bizleri oldukça mutlu etti. Kolektif bir çabanın ürünü olan İktisat-Siyaset, söyleyecek sözü olan herkesin bu çalışmanın bir parçası olmasını ve ortak üretimini genişletmeyi hedefliyor. Bu sayıda katkı sunan tüm arkadaşları dostça selamlıyoruz.

C.B.Ü S.K.S* Canım Boşa Üzülme ; Seni Kısmen Sömüreceğim

Sabah saat 7.30'da uyandırma servisim ötmeye başladı. Müzikte: “Sömürülmeye hazır mısın?!”ın oynak ritimleri vardı. “Hazır değilim!” dedim, uyumaya devam ettim. Birkaç dakika sonra kapitalizmin etkili bir tekmesiyle irkildim; beni okuldaki işime götürecek olan servis aracını kaçırma ihtimaliyle cebimden eksilecek yol ücretini verecek kadar cüretkar olmadığımı hatırladım, hemen uyanıp hazırlandım. Üstümü silkeleyerek son kalan uyku parçalarını üzerimden atıp evden çıkarken, har(a)çlardan ve kitap masraflarından boşalan ceplerimde bir parça asabiyet, biraz da bıkkınlık vardı.

Charlie Chaplin


(16 Nisan 1889-25 Aralık 1977)

Asıl adı Charles Spencer olan Charlie Chaplin, Londra’da sirkte oyuncu olarak çalışan bir ailenin ferdi olarak doğdu ve tabi böyle bir ailede doğmuş olmanın sonucu olarak çok küçük yaşta sahneye adım attı. Her ikisi de müzikhol oyuncusu olan annesi Hannah’dan ve babası Charles Chaplin'den, daha küçük yaşta şarkı söyleyip dans etmesini öğrenmişti. İlk kez sekiz yaşındayken, bir klog dansı gösterisi olan "Eight Lancashire Lads" (Sekiz Lancashirelı Delikanlı) ile sahneye çıktı. Babasının bundan kısa bir süre sonra ölmesi, annesinin de sık sık akıl hastanesine girip çıkması yüzünden Chaplin'in çocukluk yılları, yatılı okul ve yetimhanelerde sıkıntıyla geçti. Bu dönemde bazen geçici sahne işleri buldu, bazen de sokaklarda yaşamak zorunda kaldı. On yedi yaşındayken, üvey ağabeyi Sydney kendi çalıştığı, çeşitli danslar, oyunlar, komedi programları sunan Fred Karno vodvil topluluğunda ona iş buldu. 1910’da Amerika’ya yerleşen Chaplin’in sanatsal kariyeri de bu ülkede başladı. 1913'e değin Karno'yla çalışarak sayısız müzikhol skecinde oynayan Chaplin, Keystone'un tek makaralık slapstick filmleri yapımcısı Mack Sennett’la tanışmasıyla birlikte (Chaplin'i Karno turnesi sırasında New York'tayken fark etmişti) filmlerde rol almak üzere sahneye veda etti. 1913'den itibaren önceleri kısa metrajlı daha sonra uzun metrajlı birçok filmde rol aldı.

Sahil Çıkmazı Sokak

Yeni aşk kelimeleri

yeni öğrenilen incelikler

öbür sevgiliye saklanıyor.

f.scott fitzgerald



1.

nereye baksam

yaz sonu çıkıyor karşıma


2.

çıkmaz sokak

yaz sonu gecesinden geçiyor

ıstanbul'da.


3.

denize çıkmak için

kayboluyorum sokak aralarında


4.

gece trenlerinin geçtiği bir köprüden

sarkarak aşağı

eski sokaklarını dolaşıyorum yeldeğirmeninin


5.

bakıyorum denizi aradığım sokağın adına

sahil çıkmazı.


6.

hiç denizi olmayan bir kente gidiyorum



aslı

Malumun İlanı: CHP Zihniyeti ve Dersim Katliamı


Büyük tartışmalar eşliğinde sürdürülen Kürt Açılımı’nın meclise taşındığı ilk gün olan 10 Kasım’da, açılımın mimarı AKP ve muhalefet partileri arasında beklendiği üzere sert atışmalar, protestolar ve hatta burjuva siyasetinin sefaletini gözler önüne seren “ilginç” dialoglar yaşandı.

AKP iktidarının, açılımı, ön görüşme için meclise taşıdığı gün, Mustafa Kemal’in ölüm yıldönümü olan 10 Kasım olunca, açılıma başından beri cepheden karşı çıkan CHP ve MHP’ye, bir de seçilen tarih konusunda polemik yürütme fırsatı sunulmuş oldu. Ne iktidar, ne de muhalefet tarafından sürece dair yeni sayılabilecek hiçbir somut öneri ya da eleştirinin getirilmediği tartışmalar boyunca, o güne kadar söylenen “sözler” tekrarlandı ve bu burjuva partileri birbirleri ile seçilen tarih üzerinden kavga edip durdu. AKP’nin ön görüşmeler için neden bu tarihi seçtiği, bu seçimin akılcı olup olmadığı tartışmalarına girmeden, o güne damga vuran ve yeni bir tartışma başlatan asıl meseleye yani CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in büyük tepki çeken açıklamalarına geçelim.

Partisi adına kürsüye gelen ve grubunun açılıma yönelik tavrını ifade eden Öymen, yaptığı konuşmanın bir bölümünde CHP’nin geçmişe ve bugüne

Cinsel Devrim II

Çocuk Cinselliği

Bu güne kadar öğrendiğimiz kadarıyla, cinsel dürtünün çocukta bulunmadığı, ancak erginlik döneminde ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Aslında bugün yaşadığımız cinsel bilgisizliğin temelini oluşturan bu düşünce, buyurgan ahlakın dinsel çilecilik öğretisidir. Cinsel evrimin nedenselliği çocuğun davranışlarının özünde yatar. Sağlıklı yada sağlıksız cinsellik, çocuğun cinsel yaşamına bağlı olarak şekillenir. Çocuğun doğumuyla cinsel filizlenme başlar, bu gelişme zaman zaman bastırılarak gizli kalır, zaman zaman meydana çıkar. Cinsel gelişmeleri gözlemlemek için en elverişli zaman ise 3, 4 yaşlarıdır. Bu yaşlara gelindiğinde çocuk cinsel konularda bir sorgulama ve merak içine girer.

Çekirgeye Ağıt

Sessiz

Derinden

Hızlı

Ve tembel


Sessiz

Bezgin

Ama derinden

İzledi

Yenildin

Sigaraya Övgü

Kimse kabul etmez

Sevenler dışında

Dostluğun

Paylaşılmaz


En güzeli aslında

Sen

ve

Ben

Öptüğümde ben

Sen olduğumda



betik

28 günde 1

1917'de ekmek ve gül talepleriyle sokağa dökülen Rus kadın işçilerin sokaklara sığmayan seslerinin birden nasıl çarı hedeflediğini yani siyasallaştığını iyi biliyoruz. İç içe geçen gündelik taleplerimizin ve biricik sosyalizmimizin taleplerinin birbirini nasıl desteklemesi tarih bize pekala öğretmiş olmalı. O zaman şu regly ve pet meselesine bir değinelim baylar bayanlar.

Kürt Çocuklarına Verilen Cezalar, Ceylan'ın Ölümü ve Bir Bebek


Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göre-ceğiz...
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süre-ceğiz...
...

Nazım Hikmet

Kürt sorunun “çözüm”üne yönelik açılım tartışmalarının devam ettiği geçtiğimiz aylarda, Adana'da “Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilişinin yıl dönümünde yapılan protestolara katılmakla” suçlanan 3 Kürt çocuğuna 4'er yıl 2'şer ay hapis cezası verildi; Diyarbakır'ın Lice ilçesinde koyunları otlatırken askeri bir mühimmatın patlaması sonucu henüz daha 14 yaşında olan Ceylan Önkol hayatını kaybetti; Cizre'de yapılan protestolar sırasında kolluk güçlerinin attığı gaz bombasının başına çarpması sonucunda bir buçuk yaşındaki bir bebek hayatını kaybetti...

Dünyayı Verelim Çocuklara

Dünyayı verelim çocuklara, hiç değilse bir günlüğüne

allı pullu bir balon gibi verelim, oynasınlar

oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında

dünyayı çocuklara verelim

kocaman bir elma gibi verelim, sıcacık bir ekmek somunu gibi

hiç değilse bir günlüğüne doysunlar

bir günlük de olsa, öğrensin dünya arkadaşlığı

çocuklar dünyayı alacak elimizden

ölümsüz ağaçlar dikecekler


Nazım Hikmet

Öğrenci Postası


Avrupa'da Öğrenci Mücadeleleri
Küresel ekonomik krizin etkilerine karşı hükümetlerin banka ve şirketleri kurtarma operasyonlarına, eğitim bütçesini kısma ve eğitimi metalaştırmaya hız verme sürecinin eklenmesine karşı ilk öğrenci tepkisi Avusturya'dan geldi. Onu başta İsviçre ve Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesi izledi. 22 Ekim'de Viyana üniversitesinin işgali ile başlayan öğrenci mücadelesi, hızla Avusturya'nın diğer şehirlerindeki üniversitelere yayıldı. İşgalleri öğrenci gösterileri takip etti. 28 Ekim'de Viyana'da gerçekleşen mitinge katılanların sayısı 30 bini aştı. Mitingin sloganı “banka ve şirketler için değil, bilim ve eğitim için daha fazla bütçe”ydi.
Öğrencilerin talepleri 2008'de kaldırılan harçların yeniden yürürlüğe girmesine karşı çıkmakla sınırlı değil. Tek tek şehirlerden kimi farklı talepler yükselse de öğrencilerin belirgin ortak talepleri vardı: harçların kaldırılması, üniversite yönetiminin öğretim görevlilieri, öğrenciler, üniversite çalışanları ve rektörlerden oluşan bir kurula geçmesi, kimi yerlerde haftalık 40-50 saati bulan ders saatlerinin, çalışmak zorunda olan öğrenciler gözönünde bulundurularak yeniden düzenlenmesi, eğitime ayrılan bütçenin artırılması ve eğitim kalitesinin yükseltimesi, öğrencilerin amfilere yığılmasının önüne geçilerek daha sağlıklı ders ortamları sağlanması.

13 Aralık 2009 Pazar

Bu Vatan Bizim mi?


Son yıllarda sol içerisinde yeniden hortlatılan yurtseverlik-vatanseverlik eğilimi neye dayanıyor? Halkın çoğunluğunun milliyetçi önyargılarına uyarlanan bu yaklaşım Marksizmle ne kadar alakalı? Daha önceki birkaç yazımızda da bu konuya dair görüşlerimizi ifade etmeye çalıştık. Ancak bir kez daha üzerinde durulmasında ve yaratılan bilinç bulanıklığına karşı mücadelenin sürdürülmesinde yarar var. Türkiye soluna on yıllardır egemen olan yurtseverlik-vatanseverlik anlayışının Marksizm ve işçi sınıfıyla yakından uzaktan alakası olmadığı gerçeğini tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor. İlk bakışta oldukça duygusal ve zararsız gibi görünen bu sloganın arkasında kapitalist üretim ilişkileri ve egemen sınıf gizleniyor. Çünkü vatanseverlik, insanların doğup büyüdükleri yeri sevmeleri değildir. Vatansever-yurtsever olmamak da doğup büyüdüğün, yaşadığın yeri sevmemek değildir. Bu kavram bugünkü burjuva toplumunda baştan sona siyasi ve ideolojik bir kavramdır, kitleleri zehirlemek için kullanılır. Büyük Frederick'in din dediği yere vatanseverliği koyduğunuzda bir yanlışlık olmayacaktır: “Din sahtekârlıktır, fakat kitleler için elde tutulmalıdır.”

Kelebeklerin Araba Kazası

25 Kasım 1960 gününde bir ülkede sabahın erken saatlerinde üç dişi kelebek biraz dolaşmak ve güney yarım küreye yeni gelmiş olan baharın keyfini çıkarmak için arabalarına bindiler. Ancak evlerinin önünden yeni çıktıkları sırada iki kişi tarafından arabalarından zorla çıkarıldılar. Sokaklarda süründürülen bu üç dişi kelebek belki de ağızları burunları kan içinde kalana dek dayak yediler ve ardından tecavüze uğradılar. Üç dişi kelebek güzel bir bahar sabahında öldürüldüler. Tozları dağıldı. Rüzgârla un ufak oldu. Ama karanlıkta parıldadı.

Amen de Mariposas

- ¡Esta es la danza de la muerte
y creo que nosotros tocamos el violín!"

y por lo que en sus palabras suena de
admonitorio, de desgarrador y quien sabe si
hasta de maternal,

dedica

este poema
cincuenta años después,
cuando es mas alegre el gatillo del violín,
cuando más tumultoso el delirio de la danza.

Mariposa:
Caricatura de aeroplano.
Pulso de abismo,

Erudita de pétalos.

Antes que las manos
En la pared te mataron
...os ojos de los niños...

pedro mir

asl

Gülümseten Ağlama

Geçti yanımdan

Haykırdı

Ama sadece

Ben duydum


Kesti saçını

Bağırdı

Şaşırdım


Ama sadece

Ben gördüm


Baktı yüzüme

Ağladı

Şaşırdı

Gülümsüyordum

betik

Tante Roza'nın Son Bestesi



Tante Roza'yı Ankara'nın kışa dönen günlerinde 12 saat bifiil çalıştığım iş yerinde kendime yarattığım zaman dilimlerinde tanıma fırsatı buldum.

Bandista: Gülümseyen Bir Eylem Bandosu


Son dönemde adından oldukça sık söz ettiren bir müzik topluluğundan bahsedeceğiz sizlere, dilimiz döndüğünce. İlk satırdan yanlış anlaşılmalara mahâl vermemek adına hemen belirtelim, bu adından sıkça söz ettirme hadisesi günlük magazin ve popüler kültür hazır yiyimi ile karıştırılmamalı. Biraz geç kaldık belki ama onlara bu sayfalarda yer ayırmak boynumuzun borcudur artık; Bandista adını muhtemelen duymuşsunuzdur.

Enstrümanlar ve vokal, ilk duyulduğu anda Manu Chao’yu-Mano Negra’yı, İspanya’dan Boikot’u, ya da İtalya’dan Banda Bassoti’yi çağrıştırıyor ama melodik olarak diğerlerine göre belki biraz daha “naif” sayılabilecek bir yapısı var Bandista müziğinin. Bu melodik “naif”lik sözlere gelindiğinde biçim değiştiriyor ve daha vurucu, daha kararlı bir tavra bürünüyor.

Gülüşün

Bir ömre bedeldir ya bazılarının gülüşü..
Hani gördün mü o tebessümü uyuyamazsın ya...
Hani bir gece kapı aralığından girer ya içeri şen şakrak kahkahaları...
Gülüşüyle şenlenir ya hayatı insanın...
Gülüşünle yürür ya bu yürek karanlıklardan aydınlıklara...
İşte öyle bir şey gülüşün...

Görmesini bilmeyen gözlerin hayata bakmasını sağlıyor,senin o güzel gülüşün; yaşamı ve seni yaşamayı görmesini...
Gülüşün..
Geleceğe dair umutlar barındırıyor içinde adeta...
Gülüşün..
Ezilmeye mahkum ne varsa ayağa kaldırıyor ve yeniden ıslanıyor kurumaya yüz tutmuş adımlar...
Bir güldün mü zaman duruyor, mevsimler bahara çalıyor o gamzelerini gördüklerinde...

Tarih, tekerrürü bırakıp bir kenara ışık hızıyla akıyor her pırıltılı yüz ifadende...
Gülüşün..
Ağlamanın bir insana asla yakışmayacağının ispatı...
Gülüşün..
Kötülüklerden uzak yaşamanın mümkünatıdır...
Gülüşün..
ilk defa sevinç ile ağladığımı hissetmem ve yüreğimin kabarmasını izlemem tepelerinden şehrimin...
Gülüşün..
Seni sevmeme nedendir belki...belki de sadece gülmenle yetinmektir hayat...
Gülüşün..
Kelimeler ile tarif edememek seni ve sana dair ne varsa kaybetmek...
Gülüşün..
Seni sensiz yaşamanın zorluğunu anlamak ve sessizce gitmek sensizliği de alarak...
Gülüşün...
gülüşünü de götürmek senin olmadığın sonsuzluğa giderken...
Gülüşün

sebebim olur gülüşün, yaşama sebebim...
gülüşünle derman bulur kabuk tutmuş yaralarım
Gülüşün..

Ağlamanın insana yakışmayacağının ispatı,
Gülüşün
Kötülüklerden uzak yaşamanın mümkünatıdır...

İSYAN

Müziğin Doğuşu ve Müzik Kültürü

Önceki sayılarda tiyatro tanımına ve türlerine yer vermiştik. Bu yıl da benzer bir çalışmayı müzik için yapmaya çalışacağız. Öncelikle müziğin doğuşu, tanımı ve tabii müzik kültüründen bahsedelim. Bu yazıyı sırasıyla her bir müzik türünün doğduğu yer, nedenleri ve bizlere nasıl etki ettiği izleyecek. Müzik en genel tanımı ile sesin biçim ve devinim kazanmış hâlidir. Başka bir deyiş ile de Müzik, sesin ve sessizliğin belirli bir zaman aralığında ifade edildiği sanatsal bir formdur. Biçim ve devinim içeren bir ses oluşumunun müzik olarak kabul görmesi için dinleyende duygulara yönelik etkileşim yapması da beklenmektedir. Tarihsel dönem, bölge, kültür ve kişisel beğenilere bağımlı olarak ele aldığında müzik teriminin tanımı önemli farklılık gösterebilmektedir. Özellikle 20. yüzyıl çağdaş Batı müziğinde ortaya çıkan çok farklı müzik akımları, ortak bir tanımı büyük ölçüde zorlaştırmaktadır. Bunun ötesinde, gittikçe daha fazla insanın erişme olanağı bulduğu farklı kültürlere ait yerel müzikler de bu tanımlama zorluğunu arttırmaktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı, müziğin tek bir tanımla açıklanması yerine farklı açılardan (sosyolojik, psikolojik, akustik, politik vb.) yapılan birden fazla tanımla açıklanması yaygınlık kazanmıştır. Bir sosyoloğun müziğe olan yaklaşımıyla, bir akustik fizikçinin yaklaşımı arasında gerek tanım, gerek metodolojik olarak büyük farklılık vardır. Tüm bu yaklaşımlar müzikologlar ve müzik teorisyenleri tarafından araştırılır ve değerlendirilir. Şimdi müziğin tanımını genel olarak yapmaya çalıştıktan sonra tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığına bakalım.

Bireysel Terörizme Karşı Sınıf Mücadelesi


İstanbul Küçükçekmece'de 9 Kasım günü bir İETT otobüsünün molotof koytelleriyle saldırıya uğraması ve bunun sonucunda yolculardan 17 yaşındaki bir kadın öğrencinin feci şekilde yaralanması bu yazıyı kaleme almamıza yol açtı. Bu tür terörist eylemler provakasyon amaçlı olarak defalarca yapıldı, bunun farkındayız. Ancak bu tür eylemlere girişen ve kendisine “devrimci” diyen örgütlerin de varlığı bir gerçek. Bizleri asıl ilgilendirense bu bireysel terörist eylemleri “marksizm” ve “devrimcilik” adına yapan siyasi gruplardır. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; genç bir kadının yakarak hayatını karartan bu alçakça eylemi yapanlar alacakları tepkinin büyüklüğünden ötürü eylemi sahiplenememişlerdir, kısacası sahiplenmeye yüzleri yoktur. İşin ilginç yanı ise devletin bu terörist eylemi “gerektiği gibi” kullanamamış olması. Öyle ki, devlet bu eylem üzerinden çok yoğun bir propagandaya girişebilir ve tüm devrimcileri bir kez daha terörist ilan edebilirdi (Burjuva basının da bu konuda yoğun çabaları olduğu, tüm devrimcileri terörist ilan etme konusunda büyük çabalar sarf ettiği de göz önünde bulundurulsa dediğimiz daha net anlaşılacaktır. Kasım ayının son günlerinde bir devrimcinin Esenyurt'ta sokak ortasında polis tarafından infaz edildiğini ve bu açık devlet katliamının basında “terörstin ölü ele geçirilmesi” şeklinde verildiğini hatırlatalım).

Üniversitelerde Bologna Süreci

19 Haziran 1999'da 23 ülkenin katılımıyla 2010 yılına kadar “Avrupa Yüksek Öğretim Alanı” yaratma girişimi olarak başlatılan Bologna süreci, üniversiteleri küreselleşen ekonomiye entegre etmek ve planlanan hedeflerle eğitime yeni bir biçim kazandırmayı amaçlamaktadır.

5 Kasım 2009 Perşembe

4 Kasım 2009 Çarşamba

10. Sayı - İçindekiler

PDF Biçiminde İndirmek İçin Tıklayın


Çağır Çağır Çağır Çağırıyoruz!
IMF ve Dünya Bankası Toplantıları
İhsan Neyle Yaşar? (What Keeps Ihsan Alive)
Türkiye-Ermenistan İlişkileri
Birkaç Küçük Çizik (Unos Cuantos Piquetitos)
Kürt Sorunu'nda Çözüm-Kalım Arası Açılımlar
Öğrenci Postası
Üniversiteler Yeni Zamlarla Birlikte Açıldı
Bienal İçin
Çin'de “Sosyalizm” Maskesi Altında 60. Yıl Kutlamaları
Izgananie / The Banishment / Sürgün
Cinsel Devrim -Aile Sorunu-
Güneş de Doğar
Die Welle
Volver Filmi Hakkında

Staj Adı Altında Sömürüye Hayır! 





tüm sayılara iktisatsiyaset.org'dan ulaşabilirsiniz.

IMF ve Dünya Bankası Toplantıları


Türkiye Dünya'nın Neresinde?
Ekim ayının ilk günlerine İstanbul'da toplanan IMF ve Dünya Bankası (DB) toplantıları damgasını vurdu. 54 yıl aradan sonra ikinci kez Türkiye'de gerçekleştirilen toplantılar her yıl düzenli olarak yapılıyor. Dünya egemen sınıflarının bugüne ve geleceğe dair ekonomik değerlendirmelerinin, emekçi sınıfına yeni saldırı programlarının, ekonomik krizden çıkış yollarının ele alındığı bu toplantılardan çıkan sonuçların oldukça önemli olduğunu vurgulamak gerek.

İhsan Neyle Yaşar? (What Keeps Ihsan Alive)


İhsan Sarıgazi’de bir kiralık dairede, karısı ve ikisi ilkokula diğeri liseye giden üç çocuğu ile birlikte yaşar.
İhsan, pazar günler hariç her sabah, otobüse geç kalmasın diye saat 06.30’da onu binbir uğraşla uyandıran cefakâr çalar saatiyle yaşar.

3 Kasım 2009 Salı

Birkaç Küçük Çizik... (Unos Cuantos Piquetitos)



Etiler'de bir çöp konteynerinde Münevver Karabulut'un cesedi bulundu.”
Soruşturmayı derinleştiren polis, zanlının Karabulut'un erkek arkadaşının, işadamı Hayyam Garipoğlu'nun yeğeni Cem Garipoğlu olduğunu belirledi.”
Eminim bu satırları hepimiz defalarca okuduk, hepimiz hatırlıyoruz…
Olay çözüme ulaştı fakat bu olayın çözülme sürecinde ortaya çıkanlar kafamızda “ünlem”lerin belirmesine sebep oldu…
Kızın Orada Ne İşi Vardı…
Toplumun genel düşüncesi; kadınlar erkek arkadaşlarının evine gidemezler, her zaman baskı altında bulundurulmalıdırlar, göz kulak olunmazsa başa bela olurlar ve “namus” bekçiliği

Kürt Sorunu'nda Çözüm-Kalım Arası Açılımlar


Geçtiğimiz Temmuz ayında AKP hükümeti tarafından dile getirilmeye başlayan ve uzun süredir ülke gündeminin en önemli maddelerinden biri olarak üzerine konuşulan, tartışılan “Açılım” meselesini birkaç ana başlık etrafında kısaca değerlendirmeye çalışacağız bu yazımızda ve sürecin başladığı tarihten bugüne kadar yaşanan gelişmeleri tek tek ele almadan genel bir görünüm ortaya çıkarmaya uğraşacağız. Ele alacağımız konunun sıcaklığı ve açılımın içeriğinin henüz tam olarak netleşmemiş olması nedeniyle bu yöntemin daha doğru olacağı açık.

Türkiye - Ermenistan İlişkileri


Türkiye ile Ermenistan'ın dışişleri bakanları arasında 10 Ekim'de Bern'de ilişkilerin normalleştirilmesi ve sınırların açılması hakkındaki protokol imzalandı. Bölgede ve kısmen dünyada önemli bir yankı yaratan bu olay bir yandan da gündeme protokol kriziyle oturdu. Antlaşmanın imzalanması birkaç saat gecikti ve nihayetinde imzalandıktan sonra basın açıklaması yapılmadı. Krizin nedeni ise Yukarı Karabağ sorunuydu. Ermenistan, imza için bu sorunun ön koşul olarak ileri sürülmesine karşı çıkarken, Türkiye de Azerbaycan'ın gönlünü alma telaşındaydı. Nihayetinde Rusya dışişleri bakanı Lavrov'un araya girmesiyle kriz sonuçlandı.

1 Kasım 2009 Pazar

Öğrenci Postası


İstanbul Üniversitesi
İstanbul Üniversitesi rektörlüğü yeni öğrenim yılına oldukça hızlı girdi. 32 öğrenci iki haftadan beş döneme kadar okuldan uzaklaştırıldı. “Üniversitede siyaseti bitireceğim” diyen Mesut Parlak'ın ardılı Yunus Söylet'in bayrağı devraldığı ortada. Ancak onların “siyaset”ten kasıtlarının sol siyaset olduğu da şüphesiz. Öyle ki, okulda yine faşistler ve İslamcılar “siyaset” yapıyorlar. Kemalist bir rektörün gidip yerine AKP'ye oldukça yakın yeni bir rektörün gelmesi genel durumu değiştirdi mi peki?

Adına düş denilen uykusuzluktur uykusundan uyanan

Uyuyamamanın bütün halleridir,

Frenleri boşalan dört tekerlekli bisiklettir,

-Acımasızdır,

Sessizliğin birden herkes uyurken küçülmesidir-

iki tekerlekten vazgeçmektir

adı İmge olan bir kuştur

Küçük çocuk resimlerinin büyümesidir.

Yolculuktur,

Akşam haberleridir

Krizdir,

Yağmura rağmen giyilen spor ayakkabılardır

Çiçek Abbas’tır

Kırmızı,

Kapital veya şiirdir

Oysa

Çocuklardır

Sokaktır hepsi,

Şehr-i tiyatrodur

Resim ve boya parasının sonuna kadar harcanmasıdır.

Liman arkası ve Hoştepeden

Görünürdür.

Evet

Biliyorum

Çoğu için

Yıkımdır

Dahası

Gökyüzünün altındadır

Sağım solum sobedir.

Yanımızdadır.

Şimdilik küçük adımlardan sadece birkaçıdır

Büyümektedir.


japon

Üniversiteler Yeni Zamlarla Birlikte Açıldı


Üniversite öğrencileri yeni eğitim – öğretim yılına harçlara, yurtlara, ulaşıma, yemek fiyatlarına kısacası A'dan Z'ye en temel ihtiyaçlarına ve gereksinimlerine yapılan zamlarla okula başladı. Dahası, yapılan zamlar, içinden geçmekte olduğumuz dünya ekonomik krizinin derinden hissedildiği bir dönemde yapıldı.

19 Ekim 2009 Pazartesi

17 Ekim 2009 Cumartesi

Bienal İçin



Bu yıl onbirincisi düzenlenen İstanbul Bienali, 99 yılından beri Hırvatistan’ın Zagreb kentinde faaliyet gösteren küratör kolektifi WHW (what, how & for whom) grubunun çalışmalarıyla gerçekleşti. 8 Kasım’a dek İstanbul’da üç ayrı mekanda 120’den fazla sanatçının eserleri gösterilmeye devam edecek.
Öncelikle bienalin yalnızca Antrepo’daki faaliyetlerini görmüş birisi olarak yazdığım yazının bir bütün olarak eksik kalacağını şimdiden vurgulamalıyım. Çünkü bienal Brecht, Elisabeth Houptmann ve Kurt Weil’in birlikte yazmış olduğu ‘Üç Kuruşluk Opera’nın 2. perdesinin kapanış şarkısı olan ‘İnsan Neyle Yaşar?’ başlığı ile hazırlanmış bir çalışma. 3 ayrı mekanda da birbirini bu konu ile bir şekilde kesen ve bütünleyen çalışmalara yer veriliyor, yani bienalin bir mekanını gezmek bir eleştiri yazısı yazmak için yeterli olmayacak. Örneğin benim gittiğim Antrepo’daki eserler daha çok işçi sınıfı, ekonomik kriz ve sınıfsal çelişkilerin baz alındığı bir çalışmayken, Rum Okulu’ndaki çalışmalarda daha çok ‘emek-beden’ konulu eserlere yer verilmiş.

Smania

Yağmurlar hangi ülkenin vatandaşıdır bilir misiniz,

Ya bulutlar gökyüzü,

Kediler, kuşlar…

Hangi gümrük memuru sormuştur pasaportunu güneşe,

Kim durdurabilmiştir rüzgarı sınırda,

Öylesine sıcak, öylesine bozkırdan kuzeye akarken,.

Söyleyin ne olur,

Sabah ayazları,

Çırılçıplak ayaklar

Ve usulca önümüzde büyüyen bahar sabahları

Hangi ülkenin vatandaşıdır?

Japon

Yafa’nın portakallarını kimler yiyecek?

Kim koklayacak Sicilya’nın çiçeklerini?

Hattuşa’nın şarkılarını kimler söyleyecek?

Kim toplayacak Eolya’nın zeytinlerini,

Dersim’in dağlarında kimler uyuyacak?

Göçmenlerin şarkısı tüm bu dünyanın sahnesi,

Kırılmamak için

Bir yol mücadelesi.


ferahi

Çin'de “Sosyalizm” Maskesi Altında 60. Yıl Kutlamaları


Kimi zaman öyle şeylerle karşılaşırsınız ki, karşınızdaki şaka mı yapıyor yoksa ciddi mi ayırt edemezsiniz. Çin hakkında söylenilenler de bizde bu etkiyi yaratıyor ve yalnız olmadığımıza eminiz. Eminiz çünkü, “5 yaşındaki çocuk bile bilir” deyişi burada gerçekliğe dönüşüyor. Bugün hala, Çin Halk Cumhuriyeti'nin “sosyalist” olduğunun ileri sürülmesini kastediyoruz.

Izgnanie / The Banishment / Sürgün


Sovyet sinemasının dünya sinema tarihi açısından önemi tartışmasız büyüktür. Sinemanın emekleme döneminde özellikle Eisenstein’ın öncülük ettiği film grameri ve kurgu tekniğinde çığır açan Pudovkin, Kuleshov gibi yönetmenleri yetiştirmiştir. Sovyet sineması kısa bir dönem gerileme dönemi yaşasa da 1960-70'li yıllarda çektiği filmlerle sinemanın ruhanî yanıyla ilgilenen, filmlerde felsefi anlam dünyaları oluşturan, birçok yönetmene ilham kaynağı olacak Andrei Tarkovsky ile devam etmiştir bu süreç. Bugün Tarkovsky’nin mirasını devam ettirdiği düşünülen Andrei Zvyagintsev, henüz iki film çekmesine rağmen, ilk filmi “Dönüş” ile Venedilk Film Festivali’nde Altın Aslan ve “Sürgün” ile 2007 Cannes en iyi erkek oyuncu (Konstantin Lavronenko), Moskova Rusya Film Klüpleri Federasyonu ödülü alması haricinde sinematografisi, alt metinleri, ahengi ve “kendine has”lığıyla, “deneyimli” yönetmen edasından da öte olgun, özgün ve çok başarılı bir noktadadır.

Cinsel Devrim - Aile Sorunu


Cinsellik, belki de yaşadığımız çağın en geri kalmış konusu. Bilimde, teknolojide ve sanatta hızla ilerleyen 21.yüzyıl insanı maalesef cinsellik konusunda buyurgan ahlaka boyun eğmiş durumda. Bu tek başına oluşan bir gerilik değil tabiî ki. Kapitalizmin ve onun toplumsal enstrümanlarının (aile, evlilik vb.) oluşturduğu bir gerilik. Tutucu ahlak göründüğü gibi sadece ideolojik bir yapı değildir. Maddi koşullar tarafından ayakta tutulur. Bu yüzden kapitalizm ve cinselliği birbirlerinin öncesi yada sonrası olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Güneş de Doğar


Hayatımızda güneşli ve uzun günler vardı; gecelerinin de gündüz gibi olduğu günler. Sürekli koşuşturmalarımız, taşlarla bölümler verdiğimiz evlerimiz, pet şişe telefonlarımız, top bulamadığımızda çoraplardan yaptığımız dokuz taş toplarımız…-..ortada kuyu var yandan geç.. Taşları yıktığımızda koşuşmalarımız, sanırım en çok bu oyunu sevdim çocukluğumda. Yorulmak bilmeyen, koşmalara koşturan oyunumuz.. O zaman arkadaşlar da bir başkaydı sanki, kadın-erkek yoktu sadece oyun vardı. Geceleri uyumak, yemek yemek, yıkanmak dışında pek eve uğradığımızda olmazdı. Buna rağmen nedense bildiğim tüm evle ilgili işleri o dönemde öğrendim, hatta yemek yapma deneyimlerim de bu zamandan kalma. Farkında olmadan geleceğin kadınları olmak için dersler alıyorduk annelerimizden, çoğundan kaçsak da.

Die Welle


2008 yapımı bir Alman filmi olan Die WellTarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. e'nin (Dalga) yönetmenlik koltuğunda 1973 doğumlu Dennis Gansel oturuyor. Yaşanmış olaylardan beyazperdeye aktarılan filmler kurgu filmlere göre izleyicide bir kat daha fazla etki bırakır, bu kimsenin karşı çıkacağını düşünmediğim bir gerçek. Die Welle filmi de tam olarak bu tanıma uyuyor.

Gazetecinin Ölümü

Resmini bir türlü yapamadım

Dağılmış bir yanında yatıyor fotoğrafları

Kalemi yokuştan aşağı iniyor tıkır tıkır

Küçük el yazısıyla not ettiği şiirleri

Uçuyor rüzgarda...

Karışıyor mazgaldaki kokuya kan kokusu

Ve en tuhafı da ne biliyor musun?

Bir gece vakti sokak ortasında vurulan gazetecinin üstünü

Mahalleli gazete parçalarıyla örttü.

Sıkıntının Günlüğü

Hayat ne kadar sıkıcı…

Saat hiç ilerlemiyor…

Bir dakika daha geçti…

Paranın da bir değişken olarak bulunduğu tüm denklemler çözümsüz…

En iyisi ‘’normal şartlar altında’’ kurulan tüm bu denklemlerdeki şartların normalliğini değiştirmek…

Kaygılar, kaygılar, kaygılar…

Yaş-lan-mak…

Karınca ordusu karnımda bir yerden bir yere göç ediyor…

Her şey değişir de mavi gömleğin mavisi nasıl aynı kalır?

Deterjan reklâmı gibi…

Aslında, belki de hiç bir şey değişmiyor…

Yemek yapmak, çamaşır asmak…

Üstelik aitlik hissi olmadan, zaman denen olgunun hareketinin yavaşlığına katlanabilmek için…

Siyah saçlar, siyah gözler, siyah, siyah, siyah…

Düzenin karmaşası, karmaşanın rutinliği…

Erkekler ve kadınlar özgüvensiz ama mutlu…

Gülümseyen dişler kime acaba?

Sonra sayılabilirlik, sayılamazlık, aymazlık…

Gelmeler, gitmeler…

Kime olduğu bilinmeyen söylenmeler…

Ve belki en acıklısı dönüş üstüne söylenenler…

Feriköy'e Giderken

Hepsini gördüm

Tanıdım ellerinizin.

Gözleriniz neden yoktu sayfa aralarımda?

Bir de acaba,

Neden işi

Bu kadar zorlaştırıyorsunuz

Bay Remi Piyero Marinçiç,

Beni sevdiğiniz halde?

Volver Filmi Hakkında


Volver (İspanyolca dönüş anlamına geliyor), yönetmen Pedro Almodóvar'ın 2006 yapımı filmi. Filmi izlemeye başladığınızda daha baştan şaşırtıyor sizi. Sonra sevimli bir karmaşayla devam ediyor. Birden fazla kadının hikâyesinin birbirinin içine girdiği bir film. Benim bu filmde dikkatimi çekenler; başroldeki kadının güçlü karakteri ve film de cinayet, taciz gibi olayların tüm yalınlığıyla anlatılışıydı. Daha sonra filmle ilgili kısa bir araştırma yapınca karşıma yönetmen Pedro Almodovar’ın bu noktaları özenle filme işlediğini öğrendim, filmlerinde kadın hikâyelerinden yola çıkarak hayatı anlatmaya çalışan yönetmenin bu konuda çok başarılı olduğunu belirtmek gerekir.

Bu rüzgârın içinde bir yelken,

Bu denizin içinde bir tuz,

bir dalga,

bir yansıması

bulutun.

Bu sesin içinde bir gemi,

Bu duvarın üstünde bir denize karşı,

bir ufka karşı,

bir tarih.

Ellerin senin.

Gözlerin sesin

Ve nefesin.

ferahi

Staj Adı Altında Sömürüye Hayır!



Kapitalistlere vasıflı ve nitelikli işçi yetiştirmekle görevli olan okullar, onların isteklerine uygun işçi yetiştirmek için teorik eğitim sürecinin yanı sıra sanayi ve hizmet sektörlerine, “iş öğretme” bahanesiyle zorunlu kıldığı staj uygulaması ile stajyer işçi gönderiyor.
Stajyer işçi gönderen okulların başında meslek ve teknik liseler, meslek yüksekokulları ve lisans eğitimi veren üniversiteler geliyor. Kapitalistler işgücü ihtiyacını karşılamak için söz konusu bu okullar ile birlikte her daim işbirliğini geliştirmeye yönelik oldukça önemli adımlar attılar. Belki de atılan adımlardan en önemlisi, çeşitli sanayi (imalat, metal, tekstil, gıda, vb.) ve hizmet sektörlerinde (eğitim, sağlık, bankacılık, vb.) stajyer işçi çalıştırmak diyebiliriz. Kapitalistlerin veli nimet olarak gördükleri stajyer işçiler, çalıştıkları sektörlerde, meslek bölümlerine göre üç ay ile bir yıl arasında değişen zaman zarfında çok düşük ücretlerle ya da -genelde- ücretsiz olarak sermaye sınıfının boyunduruğu altında sömürülüyor.

6 Ekim 2009 Salı

Bitirirken

Öğrenim yılının sonuna geldik. Elinizdeki 9. sayıyla birlikte İktisat-Siyaset yaz dönemi kampına giriyor. Malum okullar tatil olacak. Bu yılın son sayısının Mayıs-Haziran şeklinde iki aylık çıkmasının nedeni yine Haziran'ın sınavlar ayı olmasından kaynaklanıyor, biz de bu yüzden iki ayı birleştirmenin daha uygun olacağını düşündük ve ortaya elinizdeki sayı çıktı.

5 Ekim 2009 Pazartesi

kitap önerisi


Öneri Kitap

"Bireyi kutsal kılmak için onu çarmıha geren toplumsal düzeni yıkmalıyız. Ve bu sorun, ancak kan ve demirle çözülebilir."
Trotskiy

'Trotskiy'in devrimci Rusya'nın İçsavaşının harareti içinde yazdığı Terörizm ve Komünizm, devrimci diktatörlüğün en etkili savunularındandır. Düşünür Slavoj Zizek bu kitap için yazdığı kışkırtıcı yorumda Trotskiy'in liberal demokrasinin yanılsamalarına yönelttiği saldırının bugün de hayati geçerliliği bulunduğunu savunuyor.' (Arka kapaktan)

Troçki bu kitabı Karl Kautsky'ye yanıt olarak kaleme almıştı.

15. Köfte ve Polis Şenliği

Başlığı okuyunca böyle şenlik mi olur diyeceksiniz, eminim ancak Zonguldak Karaelmas Üniversitesi (Z.K.Ü) 15. Kültür Sanat Spor Şenliği süresince bakıp göreceğiniz yalnızca bu ikisiydi. Hayatımda ilk defa bir üniversitede şenliğe katıldım. Şenlik başlamadan günler önce şenliğe dair çok umutlarım vardı, çok hareketli ve eğlenceli geçeceğini düşünmüştüm, ancak; gelin görün ki şenlikte 15-20 köfte standı ve çok sayıda resmi ve sivil polis dışında hiçbir şey yoktu. Öncelikle bu kadar çok gıda olması kısmen anlaşılır, hem esnaf, hem de standı açan ve çalışan öğrenciler para kazanmış oldu, ama bir eğitim kurumunda düzenlenen şenlikte daha çok bilim ve teknik stantlarının olması gerekirdi. Oysa burada sadece makine mühendisliği öğrencilerinin kendi yaptıkları makineleri sergiledikleri ve genel-kültür yarışması düzenledikleri stant dışında kayda değer bir şey yoktu.

Açık Atlas

Hayattan ders veriyor diye öğretmenleri kızdıran
Tuzu bir bulmuş çocukları saklamadan güldüren dünyaya
Su kaçırmaz bir eşeğin sesine açıktır penceresi
Bir sınıfın, batı son dersinde, kuşluk vakti

Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte
Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını
Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru
Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?

En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar
Yalnız Orta Doğu'da el altında satılan bir atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş
İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp
Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun
Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş

Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın Fırat ama

Hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların
Bir cenaze töreninde daha ölümlü karşılamaya götürüleceğiz

Efendiler! Eşekler susabilirler
Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?


Ece Ayhan

PULLAR, ZARLAR

“Sen hep böylesin işte” diye başladı cümleye kadın yan masada, kulak kabarttım önce istemeden, sonra merak ederek; ’’iyi ki ayrılmışım senden, hayatım daha beter zindana dönmeden’’ dedi, sonra bir hışımla tavla pulunu vurdu tahtaya. Adam şaşırıyormuş gibi izliyordu kadını sonra yavaşça konuşmaya başladı, kadının hâkim olamadığı o vahşi sinirine rağmen adam bir o kadar sakindi: “ben seni hep sevdim oysaki’’ ve “tek derdim seni memnun etmekti’’ diyerek pulu sakince yerleştirdi.

15-16 Haziran 1970: İşçi Sınıfı Ayakta

1960'ların sonunda yükselen işçi hareketinin DİSK’te örgütleniyor olması burjuvaziyi bir karşı adım atmaya, DİSK’i tasfiye etmeye zorladı. Bunun için mecliste bir yasa tasarısı hazırlandı ve sendikacılık yalnızca Türk-İş’in tekeline bırakılmak istendi. Yasaya göre amacın DİSK ve ona bağlıi sendikaların faaliyetini kısmak ve bütün işkollarında Türk-İş'i yetkili kılmak olduğu açıkça görülüyordu. Tasarının Meclis’te kabulünden dört gün sonra 15 Haziranda işçilerin protesto eylemleri başladı. DİSK’e üye olmayan sendikalara bağlı işçilerin de yoğun katılımı ile eylemlere ilk gün 70 bin ikinci gün ise yaklaşık 150 bin işçi katıldı. İstanbul ve İzmit'teki sanayi bölgelerinde iki gün süren eylemler 16 Haziran aksamı bu kentlerde sıkıyönetim ilan edilmesi ve DİSK yöneticilerinin direnişi sona erdirme çağrısıyla sona erdi. Sonuç olarak işçiler fabrikalarına geri döndüler ve yasa tasarısı geri çekildi.

Alpagut Deneyimi: İşçi Sınıfı Yönetiyor

Sosyalistler sohbetlerinde sık sık karşılaşırlar... Önce sosyalist olduğunuz öğrenilir ve şaşkın ifadelerle yüzünüze bakılır, sonra soru yağmuru başlar. İşin garip tarafı, Marksizmi çüreteceğini zannedenler Marksizme dair iki satır bile bir şey okumamış olurlar genellikle. Bildikleri “sosyalizmin çökmüş” olduğudur, ama hiç merak etmezler; gerçekte çöken neydi diye. Azimlidirler, onlara kapitalizmin ne olduğu ve nelere yolaçtığını sabırla anlatırsınız. Çözümün kapitalizmin ilgasında olduğunu ve bunu yapabilecek tek toplumsal gücün işçi sınıfı olduğunu belirtirsiniz, elbette bunun temellerini de koymalısınız. Yine genellikle, sohbet içerisindeki sağlıklı unsurlar ikna olmaya başlarlar, ancak kendilerinden emindirler: bir açığını bulup çürüteceğiz! İşte bu çürütme çabalarında ortaya çıkan saçma sorulardan biri de “yahu tamam da, bu işçiler mi yönetecek?”tir.

Küba ve Venezuela Üzerine

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye solunda da egemen olan ve doğası gereği tartışmaya kapalı olan efsaneler vardır. Öyle ya, bir efsane sorgulandığında -eğer tutarlı bir sorgucuysanız- sonuna kadar gidip tüm efsanelerin nedenleri üzerine düşünmeye başlar ve mantıken tümünü reddetmeye varabilirsiniz. İşte, eleştiriyi varlığının bir parçası kılması ve bunu yapmadığında samimiyetinin/gerçekliğinin sorgulanması gereken solun efsanelerinden (kutsalı da denebilir) en önemlisi Küba'dır. Ezici çoğunluğa göre (ağırlıkta Stalinistler olsa da buna sözde Troçkistler de dahil) Küba'da sosyalizm yaşanmaktadır veya bir işçi devleti vardır.

4 Ekim 2009 Pazar

Kutsallığın Bedeli Ve İnkarı

Almanya’da okul masraflarını karşılamak için bekâretini internetten açık artırmayla satışa çıkarıp 8 bin sterlin (20 bin TL) karşılığında bir işadamıyla birlikte olan 18 yaşındaki Romanyalı kadından bahsediyordu geçtiğimiz günlerde burjuva basını. Gazeteler olayı oldukça sıradan bir habermiş gibi geçtiler. Haberin devamında Alman devletinin vergi almak için genç kadının peşine düştüğü söyleniyordu. Çünkü Almanya'nın bu bölgesinde fahişeler kazançlarının yüzde 50'sini devlete vergi olarak ödüyorlar! Yalnızca bu haber bile bizi, kapitalist toplumun akıl almazlığını yeniden ortaya koymaya zorluyor.

İspanya İç Savaşı'nın Anatomisi


İşçilerin, ezilenlerin, yoksulların ve göçmenlerin hayatlarında karşı karşıya kaldığı sosyal ve ekonomik sorunları sinema dünyasına taşıyan İngiliz televizyon ve sinema yönetmeni Ken Loach, yönetmenliğini yaptığı “Ülke ve Özgürlük” filmi ile İspanya İç Savaşı'nın anatomisini gözler önüne seriyor.

İspanya İç Savaşı'nın başladığı 1936 yılının başlarında, İngiltere'nin Liverpool şehrinde yaşayan ve Britanya Komünist Partisi üyesi olan David, Franco faşizmine karşı mücadele eden Cumhuriyetçilerin direnişine destek olmak için İspanya'ya gider. Ancak burada kendi partisinin de üyesi olduğu Stalinist Komintern'e üye PCE (İspanya Komünist Partisi)'yle değil, “anti-stalinist” POUM'la (Birleşik Marksist İşçi Partisi) tanışır, ve POUM'un milis kuvvetlerine katılarak, onun açtığı cephelerde savaşmaya başlar.

Stalinist bürokrasinin egemen olduğu SSCB, iç savaşta anti-faşistlerin halk milisleri biçiminde savaşmasına karşı çıkarak silah ve erzak

Tiyatro Tarihinde Orta Sınıf Tiyatrosu ve 19.yy. Romantizmi

Tiyatro tarihiyle ilgili yazılarımızda bu sayıda Rönesans dönemi tiyatrosundan sonra ortaya çıkan orta sınıf tiyatrosu ve 19. yüzyılın romantizminin tiyatroya etkilerinden bahsedeceğiz.

Leylekler, Tarih Dersleri ve Svat Vadisi

Göç:

Mevsim böyle bahara dönünce ilk kez havada uçarken gördüğüm o büyük kuşu anımsarım. Kanatlarını arada bir çırpan kendini rüzgara bırakan o kocaman kuşlar. Okul bahçesinde gördüğüm o irice kuş gelip okulun bacasına kuruluvermişti. Ders zili çalınca hemen sormuştum dehşet içinde öğretmene. Çünkü bu kuşlar dinazorlar kadar büyüktü. Yoksa dinazorlar yeniden esir mi alıyorlardı insanları

3 Ekim 2009 Cumartesi

Asya’ya Açılan Kapı: Pakistan

Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari’nin, geçtiğimiz Çarşamba günü Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ve ABD Başkanı Barack Obama ile bir araya geldiği sıralarda hem Pakistan’da hem de Afganistan’da Taliban’a karşı büyük bir operasyon başlatıldı. “Ortak düşmanın Taliban ve Terörizm” olarak ifade edildiği toplantının yapıldığı sıralarda Pakistan ordusunun, ülkenin kuzey batısında yer alan Svat Vadisi'ne düzenlediği operasyonda yüzbinlerce kişi bölgeyi terk etti. Dahası aynı saatlerde ABD'nin "istikrarı tesis etmeye çalıştığı" Afganistan'ın Farah eyaletinde çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 120 kişi ABD Hava kuvvetleri'ne bağlı uçaklarla vuruldu.

Sivas Katliamı’nın Yıldönümü Yaklaşırken

'Firavunlar Mısır'da tabletleri kırdılar, yaktılar; Hitler orduları Avrupa'daki bütün kütüphaneleri yağmaladılar. Ama dünya tarihinde böylesi bir olaya çok az rastlanır. Ben bilmiyorum. Düşünen insanları bir binaya toplayıp üzerine benzin döktüler'; işte böyle diyordu 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı'nın ardından yüreği yalnızca 5 gün dayanabilen büyük usta Rıfat Ilgaz. Usta haklıydı, böylesine az rastlanırdı. Bir insan ömrü yetersizdi böylesi katliamlara birden çok kez tanık olmaya. Ama dünyanın her köşesinde, hele ki bu coğrafya üzerinde katliamın, kıyımın, vahşetin çok türüne tanıklık etti insanlık, tarih boyunca.

Mardin Katliamının Nedenleri ve Sorumluları

Mardin'in Mazıdağı ilçesi Zagırt (Bilge) köyünde 44 kişinin öldüğü katliama ilişkin senaryolar yazıldı, konuşuldu ve enine boyuna tartışıldı. Her kafadan farklı bir ses çıktı. Ama esasında burjuva medya ve basın, politikacılar ve askeri bürokrasinin dahil olduğu geniş bir koro aynı şeyi söylüyordu: Katliamın nedeni “töre”, “kan davası” ve “cehalet”.

2 Ekim 2009 Cuma

Obez Burjuva Yükü İşçinin Sırtında


Geçenlerde gazetede bir habere rastladım. Aslında bu, herkesin bildiği bir konu olsa da yaşadığımız toplumun işleyişini örneklemesi açısından fena sayılmaz. Haberin başlığı “Obez turist yükü eşeğin sırtında”. İçeriğinden bir alıntı yaparak bunu nasıl yorumladığımı, daha doğrusu bana neler anımsattığını paylaşayım. “Mısırda turistleri piramitlere ulaştırmada kullanılan eşekler çok zor koşullarda çalışıyor. Eşeklerin belini en çok bükense ABD’li obez turistler. Bir deri bir kemik kalmış sağlıksız görünen mısırlı eşekler, bütün gün kilometreler boyunca insan taşıyor. Sahipleri rehavete kapılıp tembellik etmesinler diye eşeklere gün içinde yemek de vermiyor.” Haberde bazı hayvan hakları örgütlerinin “Kendi ülkelerinde hayvan hakları için mücadele eden bu insanların Mısır'daki eşekler konusunda ki umursamazlığı şaşırtıcı” diyor. Bu haberdeki eşekler için üzülmem bir yana, aynı muameleyi gören insanların da olduğunu aklıma getirmeden edemiyorum.

Devlet terörüne ve sendikacıların ihanetine rağmen 1 Mayıs Alanı kazanılmıştır

1 Mayıs 2009'a bir kez daha devlet terörü damgasını vurdu. AKP hükümeti, “makul” sendika bürokratlarının, kimi milletvekillerinin ve “AB'li konuklar”ın katılmıyla düzenlediği devlet törenine izin verirken sosyalist işçilerin ve gençliğin 1 Mayıs kutlamasını önlemek için, bir kez daha binlerce polisi harekete geçirdi. Başka illerden aldığı takviye güçlerin de katkısıyla bir gün öncesinden Taksim ve çevresini işgal eden polis panzerleri, barikatları ve gaz bombalarıyla binlerce işçinin ve gencin kutlamalara katılmasını önledi. Polisin saldırıları sırasında 20'yi aşkın sivil ile 20 dolayında polis yaralandı, 100'den fazla gösterici gözaltına alındı.

Yurtseverlik mi, Enternasyonalizm mi?


Bundan tam 161 yıl önce, bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels, kurdukları Komünistler Birliği' nin programını yani Komünist Manifesto'yu “Bütün Ülkelerin İşçileri, Birleşin!” sözleriyle bitirmişlerdi. Bununla birlikte, yine aynı manifestodaki “İşçilerin vatanı yoktur. Onların sahip olmadığı bir şeyi isteyemezsiniz” sözleri, işçilerin vatanının tüm dünya olduğu; devrim ve komünizm mücadelesinin uluslararası ölçekte zafer kazanacağı anlamları taşıyor...

30 Eylül 2009 Çarşamba

Mustafa Suphi'nin İzinde

Tüm dünyayla birlikte Türkiye'de de kapitalizmin çürümesine öte yandan sosyalizm için uygun şartların oluşmasına paralel olarak, ulusalcı reformcu sol ve sendikalar çürümüşlüklerini artık iyice gizleyemeyecek hale geldiler. Kendisine milliyetçi bir perspektif seçen, “yurtsever olmadan enternasyonalist olunmaz” diyen, ilkesiz siyaset yapan, kendi mücadelesine kendisi bile inanmayan küçük burjuva solu kapitalizmin krizi karşısında da, daha fazla “kendi küçük dünyamıza kapanalım” talebini yükseltiyor, krizin sadece hükümet politikalarının yanlışlığından kaynaklandığını söylüyor, sorunun kapitalizm içinde de çözülebileceği yanılsamasını yaratıyor.

29 Eylül 2009 Salı

BEN YAŞAYACAĞIM

PDF Biçiminde İndirmek İçin Tıklayın

Kim görmüş kim
Kim görmüş benim öldüğümü rüyasında
Hani o yaz günü
Yaz günü yol kenarında
Up uzun boylu boyunca yatıp ta
Azraille seviştiğimi kim görmüş
Ben ölmem böyle 24 yaşında gençken
Yıl erken
Yıl daha tamamlanmadı temmuz ayında
Ben
Ben daha neler yapacağım gör
Ne ki seni böyle korkutan sevgilim
Neden gözlerindeki inci tanesi yüreğime damlar
Bir yanım hasret
Bir yanım kor olsa da burada
Ben tekrar doğacağım ellerinde
Seninle büyüyüp seninle var olacağım
Yarın benim günüm
Yarın benim
Tut elimden sevgilim
Ben yaşayacağım

beta

— Bir İmparatorluk Övgüsü-

Bu öyle bir şiirdir ki, Kral Beşinci George,
beni Buckhingham Sarayı'nın avlusundaki fıskiyeye
zincire vursaydı ve istediğim yemeklerle, kadınları
bana ihsan buyurmuş olsaydı, ancak yazardım.

— Zincire vurulan kardeşim Bongo Bongo'ya -

25 Eylül 2009 Cuma

Sinir Krizi

-Ne oldu, susuyorsun?

-Susmuyorum ki, yalnızca konuşmuyorum.

-Ee, ben ne dedim?

22 Eylül 2009 Salı

Garip Bir Sistem İçindeki İnsanlar

İnsanlar günümüzde haklarını aramaktan korkuyorlar. Evet, bunu kabul etmeyenler olabilir ama bu bir gerçek insanlar haklarını savunmaktan korkuyor. Bunu başımdan geçen bir olayla sizlere aktarmak istedim.

Ben arada sırada ağabeyimle birlikte işe ona yardım etmeye gidiyorum. Ağabeyim bir boya fabrikasının bölge temsilcisinde çalışıyor. Oradaki görevi; bölgedeki nalburlara boya dağıtmak. Neyse konuya gelelim. Gene böyle bir gün ağabeyime yardım için onunla birlikte işe gittim. İşyerine geldiğimizde oradaki bir adamla beni tanıştırdı. O da çocukları olan sıradan bir işçiydi. Ona Miço diyorlardı, gerçekten çok iyi niyetli birisiydi.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Dünya’nın Farklı Kıtalarından İşçi Manzaraları…

Sorun dünyanın her yerinde aynı: “İhmalkâr” işverenler, “ihmalkâr” devlet, sömürülen, ölen ya da ölüme mahkûm edilen işçiler; kapitalizm…

'Güneşi Gördüm' Filmi ve Gerçekler


Son bir yıl içerisinde, Türkiye'nin tarihi ve politik olaylarını konu alan 'Gitmek', 'Bahoz (Fırtına)', 'Sonbahar' ve 'Güz Sancısı' gibi filmlere bir yenisi daha eklendi: 'Güneşi Gördüm'. Mahsun Kırmızıgül'ün, yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı ve başrolde oynadığı 'Güneşi Gördüm', 'Beyaz Melek'den sonra ikinci filmi.

Güneşi Gördüm filmi, yıllardır kangrenleşen Kürt sorununun çözümsüzlüğünden şekillenen bir öykü anlatıyor. Film, önce, Kürt coğrafyasında devlet tarafından boşaltılmış bir dağ köyünde yerleşik olan iki akraba ailenin, acı, hüzün, mutluluk ve sevinç sahneleriyle başlıyor. Sonra, çatışmalar nedeniyle, devletin köyü boşaltmak istemesi üzerine, aileler zorunlu göçe tabi tutuluyor. Altan Erkekli ve ailesi Norveç'e, Mahsun Kırmızıgül ve ailesi İstanbul'a gidiyor. Norveç'e giden aile bir süre sonra “yaşama sevinci” yaşarken, İstanbul cephesinde Mahsun Kırmızıgül ve ailesi üst üste gelen dramatik olaylara maruz kalıyorlar.

Katilin Kibri

Aylardan Ekim’di. Kongre için memleketin dört bir yanından gelmiş arkadaşlarla yorgun bir günün sonrası vedalaşıp evlere dağıldık. Ankara dışından gelen arkadaşlar bizi de birlikte bir şeyler yiyip sohbet etmeye Faruk’la Salih’in evine çağırmıştı. Bilseler dostlarını, yoldaşlarını, arkadaşlarını ölüme davet ederler miydi hiç? O gece o bekar öğrenci evinde yedi heyecanlı genç, partilerini tartışacaktı.

20 Eylül 2009 Pazar

bir kaç küçük şiir

Deneme

Summertime, time, time,
Child, the living's easy.
Fish are jumping out
And the cotton, lord,
Cotton's high, lord so high.

18 Eylül 2009 Cuma

Darwin ve Evrim

Darwin’in 200. yaşı dolayısıyla bu yıl, tüm dünyada Darwin yılı olarak kutlanmakta. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in evrim kuramı 1859’ da çalışmalarını derleyerek “Türlerin Kökeni” adlı yapıtını yayımladıktan sonra din ve bilim çevrelerinde büyük sarsıntılara neden oldu. Bütün canlıların bugünkü şekilleriyle Tanrı tarafından yaratıldığına inanan din adamları Darwin’i şarlatanlık yapmakla suçladılar. Tabii ki böyle olması şaşırtıcı değildi. Nihayetinde birçok türün tek atadan evrimleştiğini iddia eden evrim teorisi din olgusunu kökten sarsan bilimsel bir gelişme olmuştur.

TRT Şeş'den Kürt Konferansına

(Bu yazı kaleme alındığında henüz Konferans Türkiye'nin baskısıyla ertelenmemişti. Buna rağmen, Konferansın gerçekleşme tarihi haricinde yazının büyük ölçüde geçerliliğini koruduğunu düşündüğümüz için yayınlıyoruz.)

AKP hükümeti, küreselleşme politikalarına büyük engel teşkil eden Ergenokon örgütüne karşı başlattığı operasyonlardan sonra, Kürt sorununun da “çözümü”ne yönelik “demokratik açılım”lar yaptı. “Demokratik açılım”ların başında, 1 Ocak 2009'da devlet televizyonunda yayın hayatına başlayan Kürtçe Kanal TRT Şeş geliyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, TRT Şeş'in yayın hayatına başlamasını “TRT Şeş bi xer be (TRT Şeş Hayırlı olsun)” diyerek Kürtçe sözlerle kutlamıştı- ve bu sözler ilk defa bir devlet adamının ağzından çıkan Kürtçe sözlerdi, öte yandan ilk defa Kürtçe sözler burjuva basına manşet olarak taşınmıştı. Kürt sorunun çözümünde TRT Şeş'in yanı sıra, YÖK'ün önümüzdeki yıllarda üniversitelerde Kürdoloji enstitüsü ve Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılmasına yönelik hazırlıkların başladığı “müjdesi”ni vermişti. Hükümetin “Kürt açılımı”, yıllarca baskı altında tutulan Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün tanınması konusunda atılan önemli bir adımdır. Ayrıca, devletin inkar ve imhaya dayalı Kürt politikasındaki önemli değişim sinyalleridir.

17 Eylül 2009 Perşembe

NATO Zirvesi, Obama’nın Ziyareti ve Türkiye’nin Netleşen Konumu

Dünyanın önde gelen ülkelerinin burjuva politikacıları, uluslararası siyasette oldukça yoğun günler geçiriyor, zirveden zirveye koşturuyorlar. Eşzamanlı biçimde ya da ardı ardına gerçekleşen, Londra’daki G-20 Zirvesi, Strasbourg’daki NATO Devlet Başkanları Zirvesi, Prag’daki AB Zirvesi, Obama’nın Türkiye ziyareti ve aynı günlerde İstanbul’da toplanan “Medeniyetler İttifakı” vb. toplantılar, yalnızca dünya çapında yaşanan önemli ekonomik ve siyasi değişimlerin ürünleri değil; aynı zamanda, önümüzdeki dönemde atılacak adımların dünya kamuoyuna açıklandığı platformlar olarak değerlendirilmeli.

15 Eylül 2009 Salı

Yerel Seçimlerin Ardından

29 Mart yerel seçimleri bitti. Burjuva partilerinin aylar süren seçim çalışmalarını, seçimlerin ardından yapılan değerlendirmeler aldı. Her seçimde olduğu gibi, seçime katılan partiler milyonlarca lirayı faaliyetlerine harcadılar. Ve seçim sonuçları kimi partiyi memnun ederken, kimini üzdü. Emekçi kitleler içinse yine değişen bir şey olmadı, aylarca oy için dil dökülen kitleler bir sonraki seçime kadar “demokrasiye katılma”yı bekleyecekler, onların yerine “temsilcileri” yönetecek. Hiçbir hesap vermeden, tüm kararları kendi sınıf çıkarlarına uygun şekilde alacaklar ve sonraki seçimde tekrar oy isteyecekler. Bu aldatmaca, aldatılanlar buna bir son verene kadar devam edecek.

1 Mayıs'ın Kökenleri Nedir?


Bir proleter bayram gününü, sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya'da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856'da, sekiz saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi saptandı. Avustralyalı işçiler bu kararı, yalnızca 1856'da uygulamaya niyetlenmişlerdi. Ama bu ilk kutlamanın Avustralyalı proleter kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar verildi.
Gerçekten işçilere, kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilirdi? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini