17 Eylül 2009 Perşembe

NATO Zirvesi, Obama’nın Ziyareti ve Türkiye’nin Netleşen Konumu

Dünyanın önde gelen ülkelerinin burjuva politikacıları, uluslararası siyasette oldukça yoğun günler geçiriyor, zirveden zirveye koşturuyorlar. Eşzamanlı biçimde ya da ardı ardına gerçekleşen, Londra’daki G-20 Zirvesi, Strasbourg’daki NATO Devlet Başkanları Zirvesi, Prag’daki AB Zirvesi, Obama’nın Türkiye ziyareti ve aynı günlerde İstanbul’da toplanan “Medeniyetler İttifakı” vb. toplantılar, yalnızca dünya çapında yaşanan önemli ekonomik ve siyasi değişimlerin ürünleri değil; aynı zamanda, önümüzdeki dönemde atılacak adımların dünya kamuoyuna açıklandığı platformlar olarak değerlendirilmeli.


ABD merkezli Batı ittifakının üyesi olarak Türkiye’nin de içinde -hatta bir çok konuda merkezinde- yeraldığı bütün bu gelişmelerin ülkedeki siyasi gündemi belirlemesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Günlerdir Başbakan Erdoğan’ın Londra’daki “delikanlı” çıkışıyla, Cumhurbaşkanı Gül’ün Strasbourg’daki “diplomatik ustalığı”yla, Obama’nın Türkiye’yi nasıl “ikna” ettiğiyle ve nihayet ABD Başkanı’nın Türkiye ziyaretiyle yatıp kalkıyoruz. Bütün bu gelişmeler de, bize, “Fatih” Erdoğan önderliğindeki AKP’nin ve AKP önderliğindeki Türkiye’nin nasıl zaferden zafere koştuğunun göstergesi olarak sunuluyor. Peki, gerçekten böyle mi? Gelin, bu sorunun yanıtını vermeden önce, son iki hafta içinde uluslararası politikada yaşananlara bir göz atalım.

“Rasmussen Krizi”
Anımsanacağı üzere, NATO Zirvesi’nin hemen öncesinde, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, arkasına Almanya ile Fransa’nın desteğini alarak, NATO’nun Genel Sekreterliği’ne aday olduğunu açıklamıştı. Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne aday olması, kuşkusuz önce AB içinde, ardından da ABD ile AB (Fransa-Almanya) arasında görüşüldükten sonra belirlenmişti. Bu görüşmelerin geniş kitlelerden habersiz gerçekleşmiş ve kararların kapalı kapılar ardında alınmış olması, burjuva politikasının tipik özelliği olduğundan, kimseyi şaşırtmaz. Ama AKP hükümeti G-20 Zirvesi için Londra’da bulunan Başbakan Erdoğan’ın ağzından Rasmussen’in adaylğına öyle bir tepki verdi ki, gören, NATO üyesi Türkiye’yi yönetenlerin bu adaylıktan hiç haberdar olmadığını ve konuyu, açıklamanın yapıldığı sırada, milyonlarca insanla aynı anda öğrendiğini sanır.
Biz, Türkiye’yi yönetenlerin ABD ile Almanya ve Fransa arasındaki gizli ön görüşmelerden doğrudan haberdar olmayabileceğini ama Rasmussen’in adaylığının ilan edileceğini çok önceden bildiğini düşünüyoruz. Erdoğan’ın Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne aday olmasına “Muhammed karikatürleri”ni ve Roj TV’yi bahane ederek “karşı çıkması” tam bir şovdur. Bu yolla Erdoğan, ilk olarak, Müslüman halklara sempatik görünmeye ve Türk askerlerinin Afganistan ile Irak’ta -ya da başka yerlerde- NATO bayrağı altında girişeceği operasyonlara meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Afganistan’da, Pakistan’da -belki de Irak’ta ve Filistin’de- yaşayan Müslümanlar’a yönelik bu “imaj yaratımı”nın ardından, NATO’nun müdahale edeceği ülkelerin emekçilerinin, “Brüksel’de Müslüman Türk generalleri var” diyerek, işgalleri ve müdahaleleri destekleyecekleri varsayılıyor olmalı (ne “iyimser” bir hesap!). Erdoğan’ın Londra’daki “çıkış”ının ikinci adresi ise Türkiye’deki kitlelerdir. O, burjuva medyası eliyle kısa süre önce şişirdiği “Davos Fatihi” balonuna “G-20 ve NATO Fatihliği”ni de eklemeyi amaçlamaktadır. Çünkü, 29 Mart yerel seçimlerinde, kendisi için fazlasıyla yüksek tuttuğu çıtayı aşamayan ve yenilgiye olmasa da, hayal kırıklığına uğrayan AKP’nin böyle bir balona ihtiyacı vardı. Gerçi Rasmussen, hükümetinin “karikatür krizi”ndeki tavrının kendisinin kişisel tutumunu ifade etmediğini çok önceden ifade etmişti ama ortada bunu anımsayan ve anımsatmak isteyen kaç kişi vardı ki!

Sonuçta, Erdoğan’ın Londra’da dile getirdiği veto tehditi “AB’nin eteklerini tutuşturacak”; onun bu çıkışı Strasbourg’daki Cumhurbaşkanı Gül’ün diplomatik becerisiyle “dengelenecek”; Londra’da Erdoğan’ı “ikna edemeyen” Almanya Başbakanı Merkel ile Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy bu işi Obama’nın sırtına yıkacak; Obama da, uzun görüşmelerden sonra, üstelik bir de “uzlaşma paketi” sunarak Gül’ü, Gül de Erdoğan’ı ikna edecekti! Burjuva medyası eliyle bize yutturulmak istenen senaryo bu (amiyane deyimle, “yerseniz”).

“Uzlaşma paketi”
Bizzat Başbakan Erdoğan’ın, “çekincelerimize Obama garantör oldu” diyerek açıkladığı bu “uzlaşma paketi”nde “ödün” olarak adlandırılabilecek herhangi bir şey olmadığı biliniyor. Rasmussen, İstanbul’da toplanan Medeniyetler İttifakı Zirvesi’nde yapacağı konuşmada, “Muhammed Karikatürleri için İslam dünyasından özür dileyecek” ve böylece, aslında kendi başbakanlığı döneminde göçmen işçilere karşı uyguladığı ırkçı-ayrımcı politikalardan dolayı haklı olarak alnına yerleştirilmiş yabancı (özellikle Müslüman) düşmanlığı damgasından kurtularak NATO Genel Sekreterliği için “yeterli” hale gelecekti. Rasmussen, İstanbul’da yaptığı açıklamada, düşünceyi ifade özgürlüğüne vurgu yaptı ve kendisinin bütün inançlara saygılı olduğunu, sözkonusu karikatürlerle kendi düşünceleri arasında bir ilişki olmadığını söylemekle yetindi. Rasmussen, Roj TV konusunda da benzeri bir tavır aldı ve bunun da bağımsız yargının işi olduğunu belirtti. Böylece, AKP hükümetinin bu balonları doğru dürüst şişmeden patlamış oldu.

Türkiye’nin Rasmussen’e karşı çıkışının AB ile ilişkileri etkileyeceği ve “kaş yaparken göz çıkarma” riski taşıdığı da gözler önüne serildi. Cumhurbaşkanı Gül, her ne kadar, “burası AB değil NATO” dese de, Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, Türkiye’nin sözde ikna edildiği gün yaptığı açıklamada, "Bu durumda, AB üyesi ülkeler ve AB vatandaşları ifade özgürlüğü gibi değerler konusunda, Türkiye'nin uyum düzeyini sorgulayacak" dedi. Fransız Liberation gazetesi de, bir NATO diplomatının, "Türkiye kaybetti. Erdoğan değersiz süs eşyaları karşılığında Rasmussen'i kabullenmek zorunda kaldı… Tüm bunlar Türkiye'nin birliğe girmesini savunanların ateşini soğutacak" sözlerini yayınladı. Ama hepsi bu değil.

Anımsanacağı üzere, Türkiye’ye gelmeden hemen önce, AB dönem başkanlığını yürüten Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da yapılan bir zirvede 27 AB ülkesinin yöneticilerine seslenen Obama, Türkiye'yi AB'ye almanın Batı’nın İslam dünyası ile dostluğunun önemli bir işareti olacağını ve dünya çapında istikrarı güçlendireceğini vurgulamıştı. ABD’nin önceki devlet başkanlarının da zaman zaman dile getirmiş oldukları bu sözlere ilk tepki Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’den geldi. Sarkozy, Fransız televizyonunda katıldığı bir programda şunları söyledi: "Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği konusu Birliğin işidir; ABD'nin değil." Böylece, NATO’da sağlanan “uzlaşma”, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin ne denli gergin olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

AKP hükümeti ve burjuva medyanın önemli bir kesimi, günlerdir Rasmussen’in yardımcısının ve NATO’nun Afganistan Temsilcisinin Türk olacağını; askeri kurmay heyetinde bir Türk subayının, NATO’nun “terörle mücadele” biriminin başında da Türklerin yeralacağını anlatarak, bütün bunların “Türkiye için önemli kazanımlar sayılması” gerektiğini savunuyor. Belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin, NATO’nun komuta kademesinde fazladan bir iki koltuk kapmış olmasının “Rasmussen Krizi” ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bu, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Ortadoğu-Kafkasya-Orta Asya bölgesinde gerçekleşecek NATO opeasyonlarında oynayacağı aktif rolle bağlantılıdır. NATO’nun Afganistan Temsilcisi’nin Türk olmasına gelince… Bunu bir “kazanım” sayanlar, Hikmet Çetin’in, daha Rasmussen’in adının Danimarka sınırları dışında duyulmadığı yıllarda, NATO'nun Afganistan'daki sivil temsilcisi olduğu bilmiyorlar mı? Obama’nın, Danimarka’daki yasalara uygun biçimde kurulmuş olan Roj TV’nin kapatılması; yani Danimarka’da düşünceyi açıklama özgürlüğünün engellenmesi konusundaki kefilliğinin ne işe yarayacağını da zaman içinde göreceğiz. Özetle, AKP yönetiminin ve burjuva medyasının “bastırdık aldık”, “AB’yi dize getirdik” türü şişinmeleri bir balondur.
Ancak, bütün bu şişinmelerin temelsizliği, Türkiye’nin, ABD’nin emperyalist planları içindeki öneminin artmış olduğu gerçeğinin gözardı edilmesine yol açmamalı. Türkiye, iktidar yandaşlarının savunduğu gibi bir “dünya gücü” haline gelmiş değildir ama dış politikadaki geleneksel içe kapalılıktan da büyük ölçüde sıyrılmıştır. Türkiye, son yıllarda açıkça görülmeye başlandığı üzere, dünyanın çeşitli bölgelerine asker göndermek de dahil, alışılmadık ölçüde “aktif” bir dış politika izlemektedir. Dahası, bu politika, Türkiye burjuvazisi sermaye birikimini arttırdıkça ve küresel sermaye ile bütünleştikçe, giderek daha emperyal karakter kazanmakta; Türkiye burjuvazisi, en azından bölgesel düzeyde, kendi egemenlik alanlarını “arka bahçe”lerini yaratmayı hedeflemektedir.

“Ulusal çıkarlar” ve Ulusalcı Darkafalılık
Her renkten ulusalcının, bu duruma, “ABD’nin / AB’nin askeri oluyoruz”, “ulusal çıkarlarımız ayaklar altına alınıyor” diyerek karşı çıktığını; bunu da sözde “emperyalizm karşıtlığı” olarak yutturmaya çalıştığını biliyoruz (özellikle son birkaç hafta içinde yapılan açıklamalar, bu konuda, örneğin, İslamcı SP ile Stalinist TKP, EMEP vb. arasında hiçbir fark olmadığını gösterdi). Zamanı önceki yüzyılın ortalarında durdurmuş olan bu çevrelere göre, Türkiye Washington’da, Londra’da, Berlin’de ya da Paris’te hazırlanan karanlık oyunların basit bir piyonudur; AKP iktidarı, Irak’taki Kürtler’le ve Ermenistan’la ilişkilerini ABD’nin ve AB’nin talimatları doğrultusunda sürdürmekte ve “ulusal çıkarlarımızı” tehlikeye sokmaktadır; dolayısıyla, bu “ihanet”e son vermek ve Mustafa Kemal’in dönemindeki “bağımsız” dış politikaya dönmek gerekir.

Bu ulusalcılar, o çok özledikleri dönemin Türk dış politikasının hangi maddi temeller üzerinde yükseldiğini ve hangi amaca hizmet ettiğini hiç düşünmemiş olmalılar. Osmanlı asker-sivil bürokrasisi, üretici güçlerde (bilim, teknoloji, kültür, doğal kaynaklar ve insan) yaşanan devasa bir yıkımın (I. Dünya Savaşı) ardından gelen dünya çapındaki altüst oluşların (ekonomik kriz, devrimler, karşı devrimler) göbeğinde, savaştan büyük kayıplarla çıkmış bir devleti “ulusal” düzeyde yeniden kurmaya çalışıyordu. Mustafa Kemal önderliğindeki bu bürokrasi, bir “ulusal birlik” (yani “ulusal pazar”) yaratma uğruna mücadele eden bir burjuvazinin hizmetinde de değildi; çünkü, ortada böyle bir sınıf yoktu. Anadolu’daki üretici güçler, birkaç fabrika hariç, neredeyse Hititler döneminden beri pek fazla değişmemiş bir tarımsal üretim teknolojisinden, çoraklaşmış tarlalardan ve en önemlisi onyıllardır süren savaşların maddi-manevi her yönden yıkıma uğratmış olduğu köylülerden ibaretti. Dünya ticaretinin neredeyse tümüyle çöktüğü ve korumacılığın hızla yükseldiği o dönemde, ulaşım ise son derece sınırlı birkaç demiryolu hattı, birkaç gemi ve kağnılarla sağlanıyordu. Bütün bu nedenlerden dolayı, daha kendi resmi sınırları içinde bile bütünleşmiş bir pazar oluşturamamış bir devletin emperyal bir dış polika izlemesi mümkün değildi.

Türkiye’nin gelişkin bir işçi sınıfına sahip modern kapitalist bir ülke olduğunu görmek istemeyen ve onu hala “yarı feodal”, “yarı-sömürge”, “bağımsız olmayan” vs. bir ülke, halkını da kurtarılmayı bekleyen edilgen köylü yığınlarından ibaret sanan kurtarıcılar itiraz edecekler ama bugün durum oldukça farklı. Ne dünya 20 yüzyılın dünyası ne de Türkiye 100 yıl önceki köylü toplumu. Artık dünyanın farklı bölgelerinde yatırımlara yönelecek denli palazlanmış ve küresel sermaye ile bütünleşmiş olan Türkiye burjuvazisinin devleti emperyal bir dış politika izlemek; bunu da, aynı burjuvazinin “ulusal” çıkarlarının bir çok noktada çakıştığı ABD ve AB ile birlikte yapmak zorundadır. Bu alanların başında da Irak, Filistin, Kafkasya ve Orta Asya geliyor. Türkiye burjuvazisi Suriye’yi, Irak’taki Kürt Yönetimi bölgesini ve Ermenistan’ı kendi “arka bahçesi” haline getirme yönünde önemli adımlar atmakta; bunu da küresel ortaklarına rağmen değil ama onlarla birlikte yapmaya çalışmaktadır. Bu durum, Türkiye’ye, ABD – AB merkezli Batı ittifakı içindeki çelişkilerden muaf olma “lüksü” tanımadığı gibi, onun sözkonusu çelişki ve çatışmalara giderek daha fazla dahil olmasının zeminini de oluşturur.

Dolayısıyla, Türkiye ile küresel sermayenin merkezinde yeralan başlıca emperyalist devletler arasındaki ilişkiler, önceden olduğu gibi “sorunsuz” biçimde sürmeyecek; Türkiye burjuvazisi, onların dayatmalarına sessizce boyun eğmeyerek, kendi çıkarlarını daha kararlı biçimde masaya sürecektir.
Bu durum, en çok, içinde bulunduğumuz dönemde geçerlidir. Küresel krizin ortasında, dünyanın en büyük enerji kaynaklarını ve onların Batı’ya ulaşma yollarını kendi denetimi altına alma çabası içindeki ABD Irak’tan çıkış hazırlıkları içinde. ABD’nin ve AB’nin işgal sonrası Irak’ı kendi çelişkileriyle başbaşa bırakmayacağı ortada. Obama yönetimi, ABD birliklerinin Irak’tan kolayca çekilmesi ve işgal sonrası Irak’ın istikrarı için, Türkiye ile sıkı işbirliğinin ne denli önemli olduğunu çok iyi bilmektedir.

Öte yandan, Afganistan’daki NATO işgali, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist devletlere giderek daha pahalıya mal oluyor; dahası, “Taliban” Pakistan’da da hızla güçleniyor. Pakistan’ı NATO Zirvesi’nin başlıca konusu haline getiren şey, nükleer güce sahip olan bu ülkenin Batı karşıtı İslamcılar’ın eline geçmesi tehlikesi ve Afganistan’ın Orta Asya’daki stratejik konumuydu. Afganistan’a 21 bin kişilik ek birlik göndereceğini açıklayan ABD, bir kez daha, NATO’daki müttefiklerinin daha fazla destek vermesini talep etti. Ancak, başta Fransa ile Almanya olmak üzere AB üyesi devletler bu işe hiç de hevesli değiller. Onlar, Afganistan’da savaşmak istemiyor, asıl olarak para ve donanım sunmakla yetiniyorlar. Afganistan’ın “yeniden inşası” için ise önce savaşın bitmesi, yani direnişçiler teslim olmadıkları sürece savaşılması gerekiyor. Afganistan’da ABD askerleriyle yanyana savaşmaya en uygun NATO üyesi “Müslüman” Türkiye’dir. Bu tabloya, Kafkasya’daki orta vadeli çıkarları / hesapları da eklersek, ABD’nin Türkiye’ye olan ilgisinin neden sürekli olarak arttığını daha net görebiliriz.

Türkiye’nin bölgedeki etki alanını genişletmesinin tek aracı, emperyalist müdahalelere askeri destek olmak değildir. Kafkasya’daki çıkarlara uygun şekilde Türkiye’li egemenler Kafkas ülkeleri üzerinde kültürel bir etki alanı yaratmak için de çabalıyorlar. Geçtiğimiz günlerde yayın hayatına başlayan TRT AVAZ –ki Azerbaycan Türkçesi, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe ve Türkmence dillerinde yayın yapacak, Türk sermayesinin sesi olarak, artık gözden düşmüş olan “Voice of America”nın yerini alarak Kafkas ülkelerinde Türk sermayesinin –ve dolayısıyla da onun uluslararası ortaklarının- sesi olacaktır. Bütün bunlar, Obama’nın Türkiye’ye neden “özel” bir önem verdiğini açıklar.

Unutmamak gerekir ki, AKP hükümeti, bütün bu alanlarda atacağı adımları, ABD’nin / AB’nin talimatlarına kölece boyun eğdiği için değil; aynı zamanda, Türkiye’nin (bunu “burjuvazinin” diye okuyun) “ulusal çıkarları” öyle gerektirdiği için atacaktır. Burjuvazi ve devleti, küçük burjuva ulusalcı muhalefetinin -ve onun sözde emperyalizm karşıtı hatta “sosyalist” ortaklarının”- sandığı gibi, örneğin Ermenistan’a ilişkin politikasını, “Türklerin Azeriler ile olan tarihsel-kültürel yakınlığı / akrabalığı” masalına göre değil ama bu ülkede gerçekleştireceği yatırımlardan, ticaretten vb. elde edeceği karlara göre belirlemektedir. Aynı durum, farklı biçimlerde ama hep aynı nedenlerle Irak, Suriye ve Afganistan için de geçerlidir.

Bütün bunlar, AKP hükmetinin ABD ve AB ile ilişkilerine, Türkiye’nin NATO’daki konumuna ve önümüzdeki dönemde katılacağı uluslararası müdahalelere ulusalcı temelden karşı çıkılamayacağını göstermektedir. Türkiye’nin -yeni adıyla- “örnek ortaklık” çerçevesinde ABD ile geliştirdiği işbirliği içinde giderek netleşen biçimde bölgesel emperyal bir güç haline gelmesine bugün sözde emperyalizm karşıtlığıyla ve “ulusal çıkarlar” adına karşı çıkanların, yarın, sözkonusu ülkelerdeki yağmadan pay alacaklarını hissettiklerinde en keskin emperyalist müdahale ve işgal yandaşı kesileceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Hem de aynı “ulusal çıkarlar” masalını anlatarak! (Elbette bu “emperyalizm karşıtları”na işçi sınıfını birçok kez savaşa sürükleyen (Fransa ve İspanya Halk Cepheleri) Stalinist sol da dahildir.)

Özetle, şu gerçekler, son haftalarda burjuva medyasında estirilen G-20, NATO, Medeniyetler İttifakı ve Obama ziyareti fırtınalarının tozu dumanı içinde gözlerden kaçmamalı: Türkiye burjuvazisi, son otuz yıllık dönemde devasa bir sermaye birikimi elde etmiştir. Bu süreçte küresel sermayeyle bütünleşmiş olan burjuvazi, artık ulusal sınırlar içine hapsedilemez; uluslararası ortaklarıyla birlikte, daha fazla sömürü ve kar amacıyla, en ucuz kaynaklardan ve emek gücünden yararlanmak için uluslararası maceralar peşinde koşmak zorundadır. Bu da, “anti-emperyalist” ulusalcılarımız kızacak ama, başarılı olduğu sürece, “Türkiye’nin ulusal çıkarları”na, yani burjuvazinin çıkarlarına uygundur.

Sosyalist Alternatif
Küresel kapitalizme ve onun insanlığı içine sürüklediği yıkımlara karşı sosyalist bir dünya alternatifini yükseltmeden, tutarlı bir şekilde kapitalizme/emperyalizme karşı çıkmak mümkün değildir. “Sol” ulusalcılar, bize, sosyalizmin ulusal sınırlar içinde kurulabileceğini ve devletçilikle eş anlamlı olduğu masalını anlatıyorlar. Oysa, üretimin dünya çapında gerçekleştiği çağımızda ulusal sınırlar içine kapanmayı savunmanın sosyalistlik ile hiçbir ilişkisi yoktur; bu gericiliktir ve kaçınılmaz biçimde, bir yoksulluk ve yoksunluk -dolayısıyla diktatörlük- rejimine yol açar (bakınız Kuzey Kore).

Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya toplumu olarak sosyalizm gerçek bir refah toplumu olacaktır ve yalnızca en gelişmiş üretim teknolojisi üzerinde yükselebilir. Üretici güçlerin mevcut gelişmişlik düzeyi insanlığın yoksulluktan, her türlü yoksunluktan ve baskıdan kurtulması; sosyalizmin kurulması için yeterlidir. Sorun, üretim araçlarının ve bölüşüm mekanizmalarının -sayısı toplam insan nüfusuna göre giderek azalan- burjuvaların elinden alınarak işçi sınıfına geçmesidir. Bu da, üretimin ve paylaşımın dünya çapında demokratik planlı biçimde gerçekleştirilmesi için, burjuva özel mülkiyetin savunucusu ulus devletlerin ve ulusal sınırların da ortadan kalkması demektir. Böylesi köklü bir toplumsal devrimi gerçekleştirebilecek tek güç, tek tek işçilerin niyetlerinden bağımsız olarak, üretimdeki konumundan dolayı, işçi sınıfıdır.

Türkiyeli emekçileri ve gençliği yalnızca daha fazla kar elde etmek için ABD ve AB emperyalistleriyle -farklı vagonlarda da olsa- aynı trende uluslararası maceralarda ölmeye ve öldürmeye sürüklemenin son hazırlıklarını yapan burjuvaziye ve AKP’ye “dur!” demenin yolu, zehirli “ulusalcı” hayaller yaymaktan değil; yukarıda özetlediğimiz sosyalist bir perspektif temelinde, kapitalizm karşıtı ve enternasyonalist bir işçi muhalefetini yükseltmekten geçer. Türkiye işçi sınıfı, devletin ister önümüzdeki dönemde sıkça karşılaşacağımız NATO operasyonlarında yer almasına, isterse de tek başına girişeceği her türlü müdahaleye, yalnızca Marksist bir partiye sahip olduğunda başarıyla karşı koyabilir.


Sosyalizm
11 Nisan 2009 (sss-sosyalizm.org)

Hiç yorum yok: