10 Mart 2012 Cumartesi

Merhaba


İktisat-Siyaset fanzin-dergisi 2008 yılının ikinci yarı yılında ağırlıklı olarak öğrenciler, işçiler ve işsizlerin yazılarıyla yayınlanmaya başlamıştı. İstanbul Üniversitesi merkezli yayına başlayan İktisat-Siyaset, ardından bu sınırı aşıp diğer okullara da ulaşmaya başladı. 
İktisat-Siyaset'i yayına hazırlayanlar, bu topraklarda günlük gazete bir yana, aylık dergi çıkarmanın dahi ne kadar zor olduğunun farkındalığıyla tüm engelleri aşabilmeyi sağlayan fanzin biçiminde bir dergi çıkarma çabası içindelerdi. Ve böylesi bir sorumlulukla 22 sayı aylık dergi formatında çıktı İktisat-Siyaset.
En son, 22. Kasım-Aralık Sayısını yayınladığımız İktisat-Siyaset, Mart ayına girerken farklı bir formatla karşınızda bulunuyor. Yeni ihtiyaçlar doğrultusunda aldığımız bu değişiklik kararıyla artık İktisat-Siyaset, aylık bir öğrenci bülteni biçiminde çıkacak. Hedef kitlesi başta öğrenciler olan yeni formatıyla İktisat-Siyaset, üniversite emekçilerini ve diğer üniversite bileşenlerini konu edinmek ve gündemine almak gibi de bir amaç taşıyor.
İktisat-Siyaset, öğrencileri ilgilendiren sorunlar üzerine yazıların yanında siyasi gündeme ilişkin yorumlardan tutalım da edebiyat, bilim, karikatür, sinema gibi alanları da kapsayan yelpazesi ile geniş bir bülten olma amacındadır. Hal böyle olunca, zorunlu değil gönüllü üretim süreci olarak gördüğümüz bu sürece okurlarımızın katılımı ve fanzini/bülteni bir kolektifin ürünü haline getirmeleri amacımız daha da netleşiyor.
Tüm üretim araçlarıyla beraber basın ve medyanın da birkaç tekelin elinde olduğu günümüz koşullarında, tam anlamıyla teslim olmamanın ve yalnızca “onların” dilinden öğrenmemek, “onların” anlattıklarına bağımlı kalmamak ve son olarak “onların” düşündürdüğü gibi düşünmemek yolunda atılmış bir adım olarak görüyoruz İktisat Siyaset'i. Bu adımın, net bir hedefe yöneldiği sürece bir anlam taşıdığı gerçeğiyle, kendimizi salt öğrenci gençlikle sınırlamıyor; toplumsal devrimin öznesi olarak gördüğümüz dünya işçi sınıfının yolundan yürüyoruz. Hedefimizi 'sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya' cümlesiyle özetliyoruz.

Taksim’deki Irkçı Gösteri ve Ankara'daki Üniversitelerde Faşist Saldırılar


26 Şubat günü, Taksim'de İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in de katıldığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de destek verdiği, günler öncesinden yaygın reklam ve duyurularla hazırlanan Hocalı Katliamı anması ırkçı ve faşist söylemleriyle akıllarda iz bıraktı. "Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz", "Bozkurtlar burada, Hrantlar nerede", "İşgalcisiniz, katilsiniz, hepiniz Ermenisiniz" yazılı pankartlarla Taksim'de gerçekleştirilen bu yürüyüşte, göze çarpan katliam olayının lanetlenmesi değil, ağırlıklı olarak Ermenilere ve Kürtlere yönelik nefret söyleminin ortaya konulmasıydı.

Tutuklamaların, soruşturmaların, baskıların gölgesinde: "Öğrenci Gençlik"


“Artık hiçbir şey eskisi gibi değil, sen de biliyorsun.” diyordu istihbarat görevlisi gözaltındaki öğrenciye “ajanlık” teklif ederken. Muhalif kesimler üzerindeki baskı özellikle son dönemde bu kadar artmışken, ülkede muhalif potansiyeli taşıyan öğrencilerin de bu durumdan payını almaması beklenemezdi tabii ki. Fakat böylece biz de bu durumu birinci ağızdan doğrulamış olduk.


Devrimci öğrenciler üzerindeki baskının boyutları hakkında fikir edinebilmek için son birkaç ay içinde önümüze net örnekler koyuldu. Hatırlarsınız, Ocak sonu-Şubat başı gibi, basın yoluyla iki öğrenci arkadaşımızla deyim yerindeyse tanışma fırsatı bulduk. Birisi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi son sınıf öğrencisi Mikail Boz, diğeri ise Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi 2. Sınıf öğrencisi Gizem Görnaz’dı. Ortak noktaları ise üniversitelerinin yetkili kademelerindeki kişiler hakkında eleştirel yazılar yazmış olmalarıydı. Tahmin edilebileceği üzere ikisinin de bu davranışları cezasız kalmadı.

4+4+4 = Daha Fazla sömürü!


Bir süredir basına yansıyan ve "4+4+4" ismiyle bilinen yasa tasarısı kamuoyunda gündem haline geldi.  Özetle kesintili eğitimi kapsayan yasa tasarısının gündeme gelmesinin ve uygulanma amacının altında başta Türkiyeli egemenlerin çıkarları yatıyor. 2011 yılına damgasını vuran küresel ekonomik krizin etkileri, AKP hükümetini sosyal ve ekonomik alanlarda kapsamlı kısıtlamalara götürüyor. Bununla birlikte gittikçe otoriterleşen AKP hükümeti, işçiler, öğrenciler ve Kürtler üzerinde tutuklama ve baskı yöntemlerine başvurmanın yanında eğitimi de ticarileştirmek, özelleştirmek ve ucuz kalifiye işgücü sağlamak adına kolları sıvamış durumda. Eğitim alanındaki, "4+4+4" ismiyle gündeme gelen yasa tasarısı da işte bu uygulamaların bir parçasıdır. 

16 Mart Beyazıt Katliamının 34. yılı


Öğrenci hareketinin yükselişe geçtiği 1960’ların sonu faşist saldırıların da sistematik bir karakter kazanmaya
başladığı yıllardı. Devrimci öğrenci hareketinin yükselişi devlet tarafından desteklenen MHP’li faşistlerin silahlı saldırılarıyla kesilmeye çalışılıyordu. Aynı süreç 1970’lerde de yaşandı. O yıllarda, bir yandan işçi hareketi giderek daha kitlesel ve militan bir hal almaya başlamış, diğer yandan da öğrenci hareketi önemli bir ivme kazanmıştı. Bu ortamda burjuvazi, 20. yüzyıl boyunca birçok ülkede başvurduğu yönteme sıkıca sarılacaktı: Devrimci gençlik hareketini faşist saldırılarla provoke etmek.


Devrimci öğrenci hareketine yönelik bu saldırılardan başlıcası hiç şüphesiz 16 Mart 1978’de gerçekleştirilen katliam oldu. İstanbul Üniversitesi’nde daha önceki günlerde başlayan gerginlik, 16 Mart günü faşist çetelerin bomba ve silahlarla öğrencilere saldırmasıyla en üst noktasına ulaştı. Faşistlerin saldırısını bekleyen devrimci öğrenciler, okuldan toplu çıkış için Süleymaniye kapısına yönelmişler fakat okuldaki polisler bu kapıyı kapatarak öğrencileri ana kapıya yönlendirmişlerdi. Polisin bu hareketi planlı bir saldırının habercisiydi. Ana kapıdan çıkan devrimci öğrencilerin üzerine atılan bombalar ve açılan ateş sonucu 7 öğrenci öldü, 40’ın üzerinde öğrenci yaralandı.

Film Eleştirisi: Zenne’nin Homofobi’ye Karşı Dansı


Caner Alper ve Mehmet Binay’ın yönettiği Zenne filmi, Altın Portakal’da aldığı 5 ödülle, Malatya Film Festivali’nde son anda gösterimden kaldırılmasıyla ve Yeni Akit’in filmi ‘sapkınların filmi’ olarak haber geçmesiyle adından sıklıkla söz ettirdi. Ancak filmin en önemli özelliği 2006 yılında ailesi tarafından gey olduğu gerekçesiyle öldürülen Ahmet Yıldız’ın anısına çekilmiş olması. Hikaye Yıldız’ın hayatından kesitler taşısa da bir kurguya dayanıyor.  Bu kurgu, ‘birbirine benzemeyen üç iyi arkadaşın’ bir arada geçirdiği zamana tanıklık ediyor.
Masallara inananın ya da inanmayın, Zenne bu topraklarda cinsel yönelimi ya da kimliği, sınıflı toplumların dayattığı heteroseksüel toplum yapısına sığmayan bireylerin hikayesi. Alman fotoğrafçı Daniel, İstanbul’da bir dansçı Can ve Ahmet’in öyküsü, bu coğrafya da yaşayan herkesin hikayesi. ‘Şehit’ çocuğu olan Can’ın askere gitmek istememesinin nedeni cinsel yönelimi değil, yaşamayı seviyor olması, öldürmek istemiyor olmasından en çok. Ama pembe teskere alabilmek için fotoğraflara ihtiyacı vardır Can’ın. Almanya’da yayınlanan Der Spiegel’in geçtiğimiz yıl bir sayısında belirttiği gibi dünyanın en büyük porno arşivine sahip TSK,  askere gitmek istemeyen geyleri, eşcinselliğini ispatlamak zorunda bırakıyor çünkü. 

Hey Tekstil Direnişine Dair



Bildiğiniz üzere Hey Tekstil işçisi direnişine devam ediyor. Önce kısaca işçilerin direniş günlüğünü anımsatalım. Aynur ve Sıtkı Süreyya Bektaş'ın sahibi olduğu Hey Grup olarak bilinen firma 420 tekstil işçisini üç aylık maaşlarına ve kıdem tazminatlarına el koyarak, 9 Şubat'ta işten çıkarmıştı. İşten çıkarılan işçiler gasp edilen haklarını almak için 13 Şubat'tan itibaren fabrika önünde direnişe geçmiş, seslerini duyurmak için mecliste basın açıklaması düzenlemişlerdi. Uğradıkları haksızlığı yansıtmayan burjuva medyaya tepki olarak Hürriyet Gazetesi’ne yürüyerek seslerini medyada duyurmaya çalışmışlardı.

İşçilerin haklı mücadelesinin karşısındaki Hey Tekstil'in sahiplerinin yıllardır devletten teşvik aldıklarını, vergi ve sigorta muafiyetinden yararlanmakta olduklarını anımsatalım. Hatta TBMM, patron Aynur Bektaş’a “hizmet”lerinden dolayı üstün hizmet ödülü vermişti. Yaşananlar açıkça gösteriyor ki, patronlara destek ve kredi sağlamak için bu kadar uğraşan devlet haksızlığa uğrayan işçiler için kılını kıpırdatmıyor.

Kitap Tanıtımı: Karanlık Çökerken


Karanlık Çökerken
Bürokrasinin Yükselişi
Bolşevizmin Yenilgisi
H2O Kitap
Derleyen: Halil Çelik
Yayına Hazırlayan:
Özcan Özen
392 syf., 21,90 TL

Bu kitap, Marksistlerin, 1917 Ekim (Kasım) Devrimi’nin ardından kurulan ilk işçi devletinin bürokratik çürümesine karşı verdikleri amansız mücadelenin belgelerden oluşuyor.

SSCB’deki Marksistler ile Stalin önderliğindeki bürokratik kast arasındaki amansız mücadelenin uluslararası
ekonomik ve sınıfsal temellerini gözler önüne seren bu kitap, Marksist hareketin yalnızca tarihine ışık tutmuyor, bugününü anlamamıza da katkıda bulunuyor.

İspanya'da Öğrenciler Sokaklarda!


Şubat ayının son günlerinde ağırlıklı olarak öğrenciler ve onlara eylemlerinde destek veren öğretmen dernekleri ve veliler, ekonomik krizin derinleştirdiği bütçe açıklarına karşı uygulanan tasarruf politikalarını protesto etmek için sokaklardaydı. 


Ağırlıklı olarak eğitim alanında başlayan tasarruf politikalarına karşı protestolar belirgin bir şekilde Valencia şehrinde yoğunlaştı. Okulun temizlik işçilerinin çalışma saatlerinin azaltılmasını protesto etmek için velilerin okulları temizlemeyi bile göze aldıkları, Cervantes adlı ilkokulda okuyan çocukların velilerinin okullarına 9 bin Euro borç verdiği Valencia’da bölge okullarının pek çoğu Cervantes okulu gibi borç içinde. 
Hükümetin eğitim alanında yapmak istediği tasarruf kesintileri öğrencileri ve velilerini sokağa dökmeye yetti. 20 Şubat'ta Valencia'da gerçekleştirilen eyleme polisin sert müdahalesi sonucunda 17 kişinin gözaltına alındı; bu olay İspanya genelinde tepkiye yol açtı. 


Polislerin öğrencileri dövdüğü görüntülerinin medyada yayınlanması, gösterilerin ülke çapında daha da yaygınlaşmasına yol açtı. 29 Şubat günü ise, eğitim alanında gerçekleştirilen reformları protesto etmek için 20 şehirde yaklaşık olarak 50 bin kişinin katıldığı bir eylem gerçekleştirildi. Öğrenci Birliği (SE) başkanı Tohil Delgado'nda belirttiği gibi, alana hakim olan talep, İspanyol gençliğinin sebebi olmadıkları ekonomik krizin faturasını ödemeyeceğini düşüncesiydi. "Bu soygunu biz ödemeyeceğiz!", "Kamu üniversitelerini kuralım!" yazılı pankartlarla protestolarını dile getiren göstericilere, polis Barselona’da sert bir şekilde müdahile ederken Madrid, Valencia, Sevilla, Galisya gibi geniş katılımın sağlandığı şehirlerde protestolar olaysız geçti.


2008 yılında başlayan küresel ekonomik krizin etkileri, İspanya örneğinde de görüldüğü gibi dünya çapında öğrenci-gençliğin sokaklara dökülmesine neden olmaktadır. Ancak bu kitlesel hareketler, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ve sosyalizm hedefiyle ortaklaşmadığı müddetçe, öğrenci-gençlik mücadelesi tek başına kapitalizmi ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. 
Kardelen

Lawrence Tekstil Grevinin 100. Yıldönümü


100 yıl önce, 24 Şubat 1912’de, ABD’nin Massachusetts eyaletindeki Lawrence kentindeki tekstil işçilerinin grevi, polisin barbarca saldırısına uğradı. Grevden önce Lawrence fabrikasında çalışan ve çoğu göçmen kadınlardan ve çocuklardan oluşan işçiler örgütsüzdü ve son derece ağır koşullarda düşük ücretlerle (ortalama 3-7 Dolara haftada 54 saat) çalışıyordu. Kötü yaşam koşullarından dolayı her bin bebekten 172’sinin öldüğü berbat yaşam koşullarına karşı Ocak 1912’de, kentte bir grevi başladı.
Grevle birlikte, IWW (Dünya Sanayi İşçileri) sendikası, farklı dillere sahip 35 bin işçinin çalıştığı fabrikada yoğun bir örgütleme faaliyetine girişti. Patronun işe aldığı grev kırıcı işçilere karşı kararlı bir direnişin sergilendiği grev boyunca kentteki durum o denli kötüleşti ki, kadın işçiler çocuklarını topluca diğer kentlerdeki akrabalarının yanına göndermek zorunda kaldılar. Bu durum, aynı zamanda, Lawrence grevinin ülkenin dört bir yanında tanınmasına ve güçlü bir dayanışmanın örgütlenmesine katkıda bulunacaktı.
Lawrence’daki grevin diğer kentlerdeki işçilerin desteğini almasından korkan patronlar, çocukların diğer kentlere gönderilmesini önlemek için son çare olarak yerel polis gücüne başvurdu. Polisin, 24 Şubat 1912 günü topluca tren istasyonuna giden kadınlara ve çocuklara saldırısı sonucunda çok sayıda insan yaralandı ve tutuklandı.


ABD’deki liberal insan hakları savunucusu burjuvaların da tepkisini çeken bu olay, ABD Kongresi’nde özel bir oturumun toplanmasına yol açtı. IWW, grevci işçilerden ve çocuklardan oluşan bir heyeti, fabrikadaki çalışma koşullarını ve patronların grev sırasındaki saldırılarını anlatmaları için Kongre’ye gönderdi. Bu ifadeler, Kongre’nin harekete geçmesini sağladı.


Patronlar kısa süre içinde geri adım atmak ve 14 Mart 1912’de işçilerle anlaşmak zorunda kaldılar. Anlaşma, Lawrence işçilerinin hep birlikte, yedi farklı dilde Enternasyonal marşını söylemesi eşliğinde imzalandı.
1912 Lawrence Tekstil grevi, ABD işçi hareketinin en büyük zaferlerden biri olarak tarihe geçti. Bu grevle birlikte, etnik ve dilsel farklılıkların işçi sınıfının örgütlenmesinin önünde bir engel oluşturmadığı ve kadın işçilerin mücadelede önder konumda olmasının ne denli önem taşıdığı görüldü. Bütün bu özellikleriyle Lawrence Grevi, işçi sınıfının günümüzdeki mücadelesine de yol göstermektedir.

12 Aralık 2011 Pazartesi

İçindekiler


İktisat-Siyaset'in Penceresinden


Yeni sayımızı yine yoğun bir gündemle beraber yayınlıyoruz. Giriş bölümünde, elimizden geldiği ölçüde yine içeride yer veremediğimiz gündem maddelerine değinmeye, bu konular hakkındaki fikrimizi ifade etmeye çalışacağız.

Mübarek Gitti! Sıra Yüksek Askeri Konsey’de!


Mısır’da Yüksek Askeri Konsey’e (YAK) karşı gerçekleştirilen protesto gösterileri geçici hükümetin istifasıyla sonuçlandı. YAK, daha önce iki kez kabinede değişikliğe giden (İsam Şeref liderliğindeki) geçici hükümetin istifasını kabul etti. Yeni bir geçiş hükümeti kuruluncaya kadar İsam Şeref hükümetinin görevde kalacağı açıklandı. Diğer yandan, YAK’ın askeri bütçesinin sivil otoritenin denetimi dışında bırakılması ve YAK’ın anayasayı yapacak komite üzerinde veto hakkını garanti altına almaya çalışması taleplerine karşı başlayan gösteriler sonucunda, resmi açıklamalara göre Kahire’de en az 35 kişi ölürken, yaralı sayısının 2000 civarında olduğu söyleniyor.

Dersim’in Aynasında Burjuva Devletin Vicdanı


CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, geçtiğimiz ay Zaman gazetesine verdiği ropörtaj sırasında dile getirdiği, Dersim katliamına ilişkin sözleri ve dönemin devlet-partisi CHP’nin sorumluluğunu teslim eden yaklaşımı, burjuva siyasetinin gölgesinde de olsa, Cumhuriyet tarihinin en kanlı sayfalarından birinin açılmasına vesile oldu. 2009 yılının Kasım ayında, Dersim, ülke gündemine yine bir CHP’li tarafından, o zaman Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan Onur Öymen’in meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalar eliyle taşınmıştı. Öymen’in konuşmasının ana eksenini, partisinin, AKP’nin açılım politikalarına yönelik eleştirisi oluşturuyordu. Başbakan Erdoğan’ın, “Kürt Açılımı” sürecinde sık sık kullandığı “analar ağlamasın” sözlerine karşılık, Öymen’in, gösterdiği örnekler arasına Dersim’i de ekleyerek 1937-38’de yaşanan vahşeti meşrulaştıran yaklaşımı, oldukça geniş yankı bulmuş, başta Dersimliler olmak toplumun farklı kesimleri, Öymen ve CHP’ye olan tepkilerini çeşitli eylem ve basın açıklamalarıyla dile getirmişlerdi. Biz de, yaşananlara ilişkin değerlendirmelerimizi fanzinimizin 11. sayısında okurlarımızla paylaşmıştık.

N.Ç. Davasında Yargıtay Son Noktayı Koydu: “Rızası Var”


N.Ç.; 2001 yılında 13 yaşındayken aralarında kamu görevlilerinin, askerlerin, mahalle muhtarının, çevresindekilerin de bulunduğu 31 kişinin tecavüzüne uğradı. Yılmadı bu küçük kadın ve yaşadıklarını anlatan bir mektup yazdı. Adalet Bakanlığı'ndan -hukuktan medet umdu çünkü- yardım istedi. Mağdurdu çünkü, masumdu daha 13 yaşında bir çocuktu, bilemedi başına gelebilecekleri, ona günlerce tecavüz eden kişilerin suçlu olduğunu sandı ama yanıldı. Mahkemeler ‘her şeyin farkındasın sen bizi mi kandıracaksın, 13 yaşındayım kimseye karşı koyamadım masallarını git başkalarına anlat, bak hem istediğinle beraber oluyormuşsun daha ne olsun’ diyerek rızası olduğunu tespit etti ve ona tecavüz edenleri en düşük sınırdan cezalandırdı. Bu vahim olay üzerinden 9 yıl geçti, artık N.Ç 20’li yaşlarında genç bir kadın; fakat umudunu sürekli var etmeye çalışan, umutsuzluğa kapılmamak için çabalayan bir kadın.  N.Ç, Mardin’den kaçıp İstanbul’a geliyor, burada ona yardım edebilecek insanlarla buluşuyor; ama zamanla öğreniyor işinin ne kadar zor olduğunu, gerçekler apaçık ortada dururken işi yokuşa sürmek için ellerinden geleni yaptıklarını görüyor. Başladığı bu yeni hayatında yaşama zor da olsa tutunuyor N.Ç, ona yardım edenlerin desteğiyle, hukuk okumak istiyor –gerçi hukuka olan inancını kaybedeli çok olmuş-, hayatına bu olaylar olmamış gibi devam etmek istiyor artık, her karar sonrasında yaşamının tepetaklak olmasını istemiyor, medya bu olayı popüler olduğu için deşmeye çalıştıkça, o bir o kadar uzaklaşmak istiyor, ’60 yıl verseler de rahatlamam’ diyor, ve artık başka şeylerden konuşmak istiyor.

Vicdani Ret Tartışmaları Üzerine


Kasım ayının ortasında AKP hükümeti vicdani ret konusunu gündeme aldı ve konuyla ilgili düzenleme yapacağını duyurdu. Bu düzenlemeyle birlikte askere gitmek istemeyenlere alternatif bir yol sunulacağı söylendi. AKP ve CHP bu konuyu gündeme aldıklarını ve düzenleme yapılması gerektiğini vurguladılar. MHP ise kendisinden beklendiği gibi bunu “densiz bir teklif” olarak tanımladı.

Wall Street Üzerine Birkaç Soru ve Cevap Denemesi


Fanzimizin 21. sayısında giriş mahiyetinde değindiğimiz "Wall Street'i işgal et" hareketi üzerine, malum gerek burjuva medyada, gerek sol gruplar nezdinde, bir iki aydır çok şey yazılıp çiziliyor ve aslında "İşgal Et" hareketinin gittikçe kitleselleşmesi, eylemlerin ABD'nin yaklaşık 100 şehrine sıçraması, hareketin hala sürüyor oluşu konunun üzerine kafa yorulması açısından fazlasıyla önemli sebepler. Biz ise bu yazıda, aslında hareket açısından sürecin nasıl ilerlediğinden çok, hareketin son tahlilde siyasi sonuçlarına ve zihnimizde ortaya çıkardığı sorular üzerine değinmek istedik.

Cihan ve Dahası


Cihan Kırmızıgül 22 aydır Tekirdağ F Tipi Cezaevinde tutuklu. Kağıthane'de bir markete molotofkokteyli atanların arasında olduğu iddia edilerek  terör örgütü üyesi olmak suçundan 7,5 ile 15, mala zarar vermek suçundan 3 ile 18 yıl ve tehlikeli madde bulundurmak suçundan da 4,5 ile 12 yıl olmak üzere toplam 15 ila 45 yıl arasında değişen hapis istemiyle yargılanıyor. Delil olarak gösterilen ise telefonundaki Kürtçe bayram mesajı ile o gün, olaydan birkaç saat sonra, o marketin civarlarındaki bir otobüs durağında, boynunda puşiyle otobüs bekliyor olması. Bu olaya görgü tanığı olarak ifade verenlerse Cihan'ı gözaltına alırken lağım çukuruna iten, dipçikle vuran, bugünse onun kaçarken ayağının kayıp çukura düştüğünü söyleyen, olayla ilgili tutulan Adli Tıp raporunu da inkar eden ve sorgudayken başına tekme atıp tutanağı zorla imzalatan polisler.

'Tembellik Hakkı' Özgürleştirir


Geçtiğimiz Ekim ayında, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, kamu emekçilerinin sabah mesaisinin daha erken olması, mesai saatlerinin uzatılması ve kamu emekçilerinin cumartesi günleri de çalışması gerektiği yönündeki açıklamalarını anımsayacaksınız. Yıldız’a göre, gün ışığı böylelikle daha tasarruflu bir şekilde kullanılacak ve sabah 06:00’da iş başı yapacak olan kamu emekçileri bu sayede daha verimli bir iş günü geçirecekler.

Bir Dönem Katledilen Gazetecilerin Hikayesi: Press


1990'lı yıllar... Kürt hareketinin yükselişe geçtiği, devletin Kürt illerinde olağanüstü hal (OHAL) ilan ederek şiddet, baskı ve terörü azami düzeye çıkarttığı bir dönem. Kürt halkı Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıllardır uygulamış olduğu siyasi-ulusal baskıya, inkar ve asimilasyoncu politikalara, anti-demokratik uygulamalara karşı kitlesel gösteriler düzenleyerek ulusal-demokratik haklarını talep ederken, devletin buna cevabı askeri-polis gücünü kullanarak en sert şekilde kitlesel gösterileri bastırmak, gözaltı ve tutuklama dalgasını yükseltmek, sokağa çıkma yasağı getirmek, köy yakmak-boşaltmak ve Kürt siyasetçileri ve aydınları hedef alan “faili meçhul” cinayetler gibi insanlık dışı uygulamalara başvurmak oldu.  Devlet içerisinde kurulan gizli örgütlenmelerle devlet adına hareket eden TSK bünyesinde kurulmuş olan ve daha sonra inkar edilen JİTEM elemanları ve devletin kendi eliyle yaratıp kendi eliyle ortadan kaldırdığı Hizbullah militanları işbirliği içerisinde tehdit, şantaj, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, cinayet işleme gibi pis işleri ortalığa saçıyordu. Devlet şiddet ve baskıcı yüzünü göstererek Kürtlere adeta nefes aldırmak istemiyordu.

Tüm bu olup bitenler Fırat'ın doğusunda yaşayanların gözleri önünde cereyan ederken Fırat'ın batısında yaşayanların ana akım burjuva medyanın devletin istediği yayın politikasına uygun olarak şovenist-milliyetçilik aşılayan haberleriyle Kürtlere karşı düşman algısı yerleşiyordu bilinçlerinde.  Burjuva medya basın ilkesi ve gazetecilik etiğine aykırı olarak devletin bir organı gibi çalışıyordu. Ana akım burjuva medyanın karşısında Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının bölgede gelişen olayları takip ederek devletin ve medyanın gerçek yüzünü teşhir etmeye çalışan bir yayın politikası izlemesi; tehditlere ve baskılara maruz kalmalarına ve hatta hayatlarına mal olmuştu. 1992'de yayın hayatına başlayan ve 1994'de kapatılan Özgür Gündem gazetesinin iki yılda 27 çalışanı öldürüldü. İşte bu dönemde, karanlıkta bırakılan, öldürülen gazetecilerin hikayesini gün ışığına çıkartıyor Press filmi.

“Profesyonel”, Bürokratik Diktatörlükler ve Kapitalizmin Krizi


Devlet tiyatrosu sahnelerinde üçüncü yılına giren, ilk oyundan itibaren kapalı gişe oynayan “Profesyonel” adlı oyun hakkında yazılmış bir değerlendirmenin gecikmiş bir değerlendirme olduğunu düşünenler olabilir. Gerek devlet tiyatrolarında bilet bulmanın zorluğu gerekse çalışma yaşamının acımasız mesai saatleri bu gecikmeyi açıklamak için bir nebze yeterli olabilir. Fakat eklemek gerekir ki, oyunun ele aldığı konu, bu yazının güncelliğini korumaktadır. Yugoslavya’nın kapitalist restorasyonu sırasında eski rejimle yenisi arasında ortaya çıkan çelişkileri, bir yazar ve bir emekli polis üzerinden ifade eden oyun, içinden geçtiğimiz döneme birkaç açıdan ışık tutar. Özellikle bugün kapitalizmin dünya çapında karşılaştığı ekonomik ve siyasi kriz, insanlığı bir kez daha kapitalizm dışında başka bir dünya özlemiyle karşı karşıya getirmekte. Doğu Bloğu ülkeleri yıkıldığında kapitalizmin zaferini ilan edenlerle, hala bu eski ulusalcı bürokratik diktatörlükleri işçi devletleri veya sosyalizm olarak karakterize edenlerin tarihsel çöküşü bu oyunla bir kez daha karşımıza çıkmıştır.

Mihri Belli’yi “Anmak” ve Anlamak (2)


Sosyalist devrim – MDD tartışması
1960’lı yıllarda sol içindeki tartışmaların ana konusu, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısıydı. Bu tartışmalar son derece önemliydi, çünkü izlenecek olan “devrim stratejisi” bu çözümlemeler üzerine oturtulacaktı. Mihri Belli, Türkiye’yi emperyalizme bağımlı, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülke olarak tanımlıyor; dolayısıyla, devrimin karakterinin milli ve demokratik olması gerektiğini savunuyordu. Kapitalist olmayan bir ülkede “komprador burjuvaziye ve feodal toprak ağalarına” karşı gerçekleşecek olan bu devrimin önderliğini işçi sınıfı alamayacağına göre (!) bu görev, milli burjuvaziden, ordudan, öğrenci gençlikten ve aydınlardan oluşacak olan “milli cephe“ye düşüyordu. Ulusal devrimci bir iktidarı kuracak olan bu “zinde güçler”, başlatacakları milli kalkınma hamlesiyle, ülkeyi -Mustafa Kemal’in de hedefi olan- tam bağımsızlığa ulaştıracaklardı. Belli’ye göre, bütün bunlar başarılana kadar işçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlenmesinden ve sosyalist devrimden söz edilemezdi! Bu süreçte “sosyalist devrim“ sloganını öne çıkarmak, “milli cepheyi bölmek“ anlamına geleceği için karşıdevrimci güçlere hizmet ederdi; dolayısıyla, kabullenilemezdi.

Karanlık Çökerken - Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi


h2o Yayıncılık tarafından Prinkipo’dan Bakış serisiyle yayınlanan ilk kitap olan “Karanlık Çökerken”, Rusyalı Marksistlerin, 1917 Ekim (Kasım) Devrimi’nin ardından kurulan ilk işçi devletinin bürokratik çürümesine karşı verdikleri amansız mücadeleye ilişkin belgelerden oluşmaktadır. Gerek Ekim Devrimi’nin gerekse onun ardından kurulan devletin sınıf karakterine ilişkin tartışmaların Marksist yazında oldukça büyük bir yer tuttuğu biliniyor. Yalnızca Marksist yazında mı? Ekim Devrimi’nin ve Sovyetler Birliği’nin karakteri konusunda, burjuva aydınları tarafından yapılan ve çoğu “kapitalizmin aşılamazlığı”, “sosyalizmin ütopikliği” gibi ideolojik önyargıları kanıtlamaya uğraşan çalışmalar bile yüzlerce ciltlik bir literatür oluşturuyor.