sayı 02 nisan 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sayı 02 nisan 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2009 Salı

PDF Biçiminde İndirmek İçin Tıklayın

“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.

1 Mayıs’ın Kökeni ve Türkiye’de 1 Mayıs Tarihi

Dünyada ilk 1 Mayıs’ın başlangıcı Amerika’da 1 Mayıs 1886’da yaklaşık 500.000 işçinin 8 saatlik işgünü talebiyle genel greve çıkmasıyla gerçekleşti. Bu genel grev toplam 8 işçinin ölümüyle sonuçlandı. İşverenler sokak çeteleriyle işbirliği yaparak onları işçilerin üzerine saldırttı ve polisin işçilerin üzerine ateş açmasıyla 4 işçi yaşamını yitirdi. Bu grevde, greve öncülük eden 8 işçi önderi hakkında idam cezası istendi ve 4 işçi önderi idam cezasına çarptırılarak katledildi. Tarihi; işçi sınıfının kanıyla yazılmaya başlanan bu gün 1889 yılında Paris’te 2. Enternasyonal tarafından “İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak ilan edildi. 1889 yılında Amerika’da yaşandığı gibi hala dünyada burjuvazinin işçi sınıfının bu birlik gününe tahammülü yoktur ve hala baskılarla, yasaklamalarla, saldırılarla işçi sınıfının örgütlenmesinin önüne set çekmeye çalışmaktadır.

TEKNOLOJİ VE TENKİDİ

Teknoloji, insanların doğayla olan mücadelesinde onu ayakta kılan bir kurumdu önceleri. Doğaya hükmeden insanlar hayatta kalmak için birbirlerine ihtiyaç duyarken, zamanla bu ihtiyaç yerini mücadeleye bıraktı. Teknoloji artık hayatta kalma aracı değil egemen olma aracıydı.
Teknoloji, eski Yunancada tech(sanat) ve nologia(bilmek) sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Teknoloji sözcüğünün tanımına bakacak olursak, insanoğlunun gereklerine uygun yardımcı alet ve araçların üretilmesi için gerekli olan bilgi ve yetenek, ayrıca bilginin sanayideki işlemlerde sistematik olarak uygulamaya alınması demektir. Teknoloji, insan faaliyetleri olarak, insanlık tarihinde bilim ve mühendislikten daha önce çıkmıştır.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Türkiye’de Kürt Sorunu

Kürt sorunu... Cumhuriyetin kuruluşundan beri süregelen bir sorun. İnkara ve çözümsüzlüğe hapsedilmiş bir sorun. Dağda yürüyüp ‘kart kurt’ sesi çıkartanlardan ‘sözde Kürt vatandaşa’... Bugün artık “var mı yok mu” tartışması yapılmıyor evet. Hatta faşist MHP’den, Kemalist CHP’ye kadar tüm burjuva partileri “Türk-Kürt kardeştir” diyorlar. Çok değil, bir kaç on yıl önce varlığını inkar ettiği insanlarla kardeş olma ikiyüzlülüğü göstermelerine şaşırmıyoruz. Ancak bu “kardeşlik” sorunu çözmüyor.

'Ölenler çalışarak öldüler, toprağa gömüldüler...'

İnsanlar ölüyor; çatışmada değil, trafik kazasında değil, denizde boğularak değil, çığ altında kalarak değil, hastalıktan değil, yanlış tedaviden değil...

Bu ülkede ve dünyanın farklı yerlerinde, yukarıda saydığım nedenlerle milyonlarca insan ölüyor, ama Tuzla Tersanesi'nde durum farklı. Tuzla Tersanesi'nde çalışma kabiliyetlerinden başka bir sermayesi olmayan işçiler ölüyor, patronları daha fazla kazansın diye, 'işveren’lerin kasaları ve mideleri tıka basa dolsun, artanını da biriktirsinler diye... İnsan hayatının hiçe sayılması 'ücretli kölelik sistemi' diye de adlandırabileceğimiz kapitalist sömürü düzeni için hiç de anormal değil. Bunun tersi mümkün değil zaten. ''Önce insan değil, önce paracıklarım, malım mülküm''dür bu sistemin en sade ifadesi.

Hal böyleyken insani değerlerden bahsetmek ne derece doğrudur acaba. Patronu bir diğer patrona şikayet etmek midir bu işin çözümü? Kimi kime hesap sorması için zorluyoruz? Devlet kurumları bizzat patronlar eliyle yapılandırılmıyor mu? ''İç ve Dış'' politikaları belirleyen hiç şüphe yok ki sermayedir-ve uluslararası sermayedir. Bugün dünyanın içinde bulunduğu ‘kaos’ ortamının nedenleri nelerdir? Medeniyetler çatışması mı? Her yeri kan gölüne çeviren, 'barışı' tozlu raflarda unutturan, insana dair ne varsa bütünüyle bu kavramların içini boşaltan nedir? İnsanların elinden yaşama haklarını gaspeden nedir, kimdir? Önce bu soruların yanıtı açıklıkla ve samimi bir şekilde vermek gerekiyor. Bu çarpıklıkların nedeni açık ve net olarak bu sömürü düzeninin kendisidir. Lafı dolandırıp 'insanlık onurundan' dem vurmak çözüm değildir.

Tersane yetkililerin açıklamalarına bakıldığında bu yaşanların insan doğası ile uzaktan yakından hiç bir ilişkisi olmadığı anlaşılıyor. Hükmeden ‘Bakanlar’ için kıymetli olanın aslında ne olduğu yine kendileri tarafından ifade ediliyor. İşçilerse bir umut ışığının peşinde, çaresiz bırakılmışlar. Siyaset yapmamaları ve ölmedikleri için 'Yüce Allah'a şükretmeleri gerektiği anlatılıyor onlara bu patron ağızlardan.

'Ölenler çalışarak öldüler,toprağa gömüldüler, vaktiniz yok onların matemini tutmaya, daha bekleyen bir sürü iş var çalışın!...'

'Grev de neyimiş, ne size faydası var ne bize... Efendi olun, çalışın, dua edin, televizyon izleyin, zaten terör var, ülke zor durumda, vatan hainliği yapmayın... Efendi olun, ölün!'

'Dikkat edin biraz canım, biz canınızın bekçisi miyiz? Önlem alın, baret alın, kurtarma kemeri alın... Ama paranız yoksa, ki olsa zaten çalışmazsınız çünkü tembelsiniz, o zaman ölün!!!'

'Oyuna gelmeyin kardeşler, bir takım başı bozuk 'kominist' hainlerin söylediklerine kulak asmayın. Olan oldu, ölen öldü hem ölenle ölünmez. Hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye vaay vaay!!!'

'Öleni açıkta bırakmadık ya kardeşim! En uygun yere gömdük, kan parasını da ailesine o günkü döviz kuru üzerinden ödedik ,canımızı mı verelim. Daha ne istiyosunuz canımızı mı verelim?'

Yukarıdaki cümleler komik gelebilir ama gerçeğin ta kendisidir yaşadığımız süreçte.

Sonuç Yerine

Bugün işçiler sendikalarda dahi örgütlenemiyorlar. Örgütlü olanlar da sendika önderlikleri altında rüzgarın estiği yöne doğru savrulup duruyor. Daha önceki günlerde Tekel Grevi'nde işçiler, üzerlerine saldıran polislere direnirken 'Vatan sana canım feda' diye slogan atıyorlardı. Bu bir grevde, bir direnişte atılacak en son slogan bile değildir. Kimin vatanı, kimin polisi? Sendikaların yalnızca işçilerin günlük kazınımları için mücadele etme araçları olduklarını biliyoruz ama bugün bu kazanımları bile elde edemez hale gelmişlerdir-getirilmişlerdir. Örgütlülük sendikal de olsa tabii ki çok önemlidir,ama 'yeterli' değildir. 1980'den bu yana burjuvazinin saldırılarıyla kuşa çevrilen 'Sosyal Haklar' alanına bakıldığında yalnızca sendikal mücadelenin artık kar etmediği açıktır. İşçiler 'sınıf bilinci'ne sahip olmadıkları sürece her türden katliamla karşı karşı kalmaya mahkumdurlar. Görüyoruz ki sermaye ulusal sınırları çoktan aşmıştır dolayısıyla işçi sınıfının da artık uluslararası bir mücadele yürütmeye başlaması kaçınılmazdır, zorunluluktur.

Son olarak vurgulamak gerekir ki bu mücadelede, hükümetlerin 'sağcı' ya da 'solcu' oluşu belirleyici değildir. Belirleyici olan hangi sistemin hüküm sürdüğüdür. Ve kapitalist sömürü varoldukça, sınıf mücadelesi de var olacaktır ta ki zafere kadar...

29.02.2008

SORUN EĞİTİMDE Mİ, BURJUVA EĞİTİMİNDE Mİ?

Türkiye’de tüm çevreler tarafından yıllarca tartışılan eğitim sorunları, bir türlü çözüme ulaşamamıştır. Yapılan yeni düzenlemeler ve ‘’sözde’’ eğitim devrimleri de çözüm olmak yerine birçok çözümsüzlüğün de başlangıcı olmuşlardır.
İnsanlık, varoluşundan bu yana sürekli gelişim halinde olmuştur. İlk insanlar diye tarif edilen ilkel topluluklarda da insanlar doğanın karşısında güçlü durabilmek için sürekli çaba sarfetmişlerdir, yeni yeni şeyler öğrenmişlerdir.Yani sürekli bir eğitim halinde olmuşlardır tabi bu eğitim illa ki dışarıdan bilen birilerinin bildiklerini aktarması şeklinde olmamıştır,insan maddi koşulların gereğince kendi kendisini eğitmesini bilmiştir.Doğrusu insanlığın yaşadığı en kapsamlı eğitim de bu dönemlerde gerçekleşmişti.Peki niçin? Çünkü biliyoruz ki Ortaçağa gelindiğinde, insanlık ilkçağlara göre daha uygar bir hal aldığında, bu durum eğitim-öğretime pek yansımamıştı.Dinin(kilisenin de diyebiliriz) insan yaşamı üzerindeki büyük baskısı,kilisenin dogmatik bilim ve eğitim anlayışı, skolastik karanlık insanlığın gelişimine büyük engel olmuştu.Rönesans ve reform hareketleri bu etkiyi bir nebze olsun kırmayı başarmıştı.Bir nebze diyorum çünkü insanın üzerinde baskı oluşturan unsurlar ortadan kalkmamıştı sadece bu baskı unsurlarının niteliği değişmişti. Mesela dinin etkisi halen vardı ki reformun önderi Martin Luther dindar bir insandı.
Fransız İhtilali, sanayileşme, toplumların tüm dengelerini alt üst etmiş, sınıf çelişkileri daha da yoğunlaşmış, gelişen kapitalizmle birlikte insanın insan üzerindeki sömürüsü en yoğun şekliye etkisini göstermeye başlamıştı. Tüm bu değişimler eğitime de yansımıştı elbet. Sanayileşmenin gelişmesiyle hem nitelikli hem de niteliksiz işçi ihtiyacı artmıştı.Tabi birde yedek sanayi ordusu ihtiyacı.Yeni üretim makinaları üretebilen uzmanlar,para politikalarını belirleyen,piyasa ekonomisini süreklileştirmek için sürekli teoriler üreten iktisatçılar,burjuva ideologları,sosyologları,tarihçileri vs… yeni burjuva düzeninde ihtiyaç haline gelen unsurlar oldu.Tabi eğitim de buna göre şekillenecekti.Tabi tüm bu bilim dallarında uzmanlaşan herkes burjuvaziye hizmet etti diyemeyiz,kapitalizmin mezarını kazan birçok devrimci sosyalist bilim insanı da tarih sahnesinde yerini almıştır.
Şu anda eğitim sistemi,insanın kendisini geliştirmesine,toplumsallaşmasına hizmet etmemektedir.Gençler,geleceğe dair ekonomik kaygılarla eğitim hayatına atılmaya zorlanmaktadır.’’Oku iyi işe gir çok para kazan’’ mantığı bugün öğrencilerden ailelere kadar etkisini göstermiş durumda.Tabi bu düzende böyle bir şey imkansızdır çünkü daha öncede bahsettiğim gibi yedek sanayi ordusuna ihtiyaç vardır.Açıkta kalan iktisatçılar,hukukçular,mühendisler… bu düzenin aslında gerekliliklerinden biridir.Tabi salt yedek sanayi ordusu ihtiyacı değildir okuyup da açıkta kalmak.Ayrıca birçok gencin eğitim kurumlarında eğitim alarak burjuva düzenine bağlılıkları da artırılmaktadır.Tarihin sonuna gelindiği mantığı, bilimsel olmayan milliyetçi tarih öğretimi anlayışı,insanın düşünme yeteneğinin çürütülmesi gibi birçok şey de bugünkü eğitim sisteminin temel misyonlarındandır.Eğitim ve üretimin birbirinden kopuk olduğu bir eğitim anlayışı temelden bozuk bir eğitim anlayışıdır.Üretemeyen bir insanın her zaman insani yanlarından biri eksiktir.Salt akademik bilgilerle donanmak ama üretim sürecinden yoksun olmak insan için büyük bir sorundur ve bu sorun bu eğitim anlayışıyla asla aşılamayacaktır.
Bazı çevrelerin herkese parasız eğitim anlayışını da burada eleştirmek istiyorum.Bizlere parasız burjuva eğitimi lazım değildir.Eğitim sistemi,parasız olsun bilimsel olsun gibi reformist yaklaşımlarla çözüme ulaşmaz.Kapitalizm varoldukça eğitim parasız da olsa bilimsel de olsa(artık ne kadar bilimsel olursa) hiçbir zaman gerçek bir eğitim olmayacaktır.Bizler bu karanlık düzende eğitimi parasız alsak ne işimiz yarayacak diye düşünelim.Yukarıda da saydığım milliyetçi tarih anlayışını mı parasız alalım,düşünememe yeteneğini mi parasız alalım,büyük balığın küçük balığı yediği anlayışına dayalı iktisatı mı,sınıflı toplumu reddeden sosyolojiyi mi parasız alalım?Bizler paralı ya da parasız tüm burjuva eğitiminin son bulmasını istiyoruz. Eğitimin ve üretimin iç içe olduğu,doğayı daha iyi anlayabilmemiz için gerçek bir bilim anlayışının olduğu eğitim sistemi istiyoruz.Yeteneklerimize uygun alanlarda eğitim almak,bu alanlarda kendimizi geliştirip hem kendimize hem topluma bir şeyler katabileceğimiz bir eğitim sistemi istiyoruz.Tabi tüm bunlar bu düzende,kapitalist sistemde mümkün değildir.Sosyalist bir düzende ancak biz bu isteklerimize kavuşabileceğiz.Bunu da kendi ellerimizle yaratacağız.




Not: Bu yazı yalnızca yazarına ait görüşleri yansıtmaktadır.

21 Haziran 2009 Pazar

Marx’ın Ekonomi Politiği Eleştirisi

Meta: Karl Marx, büyük eseri Kapital’e kapitalist üretim biçiminin birimi olarak ifade ettiği metayı açıklayarak başlar. Mübadele etmek (değişim) için üretilmiş her şey bir metadır. Metanın (mal ve hizmetler) ikili bir karakteri vardır. O, içinde hem değişim değerini hem de kullanım değerini barındırır. Yalnızca kullanım değeri olan bir mal bir meta değildir. Örneğin, meta üretiminin yaygınlaşmadığı dönemlerde, köylüler kendi ihtiyaçlarını karşılmak için giysi ve ayakkabı türü kullanım değerleri üretirlerdi. Bunlar piyasaya değişim amaçlı götürülmediği, yalnızca kullanım amaçlı üretildikleri için birer meta değillerdi.
Daha basit anlaşılması için örneklere başvurmak gerekirse: hayatımızın her anında metalarla karşılaşırız. Bugün artık meta alış verişi yapmadan hayatta kalmak dahi mümkün değildir. Her gün yiyecek, içecek alırız. Dergi ve kitaplar alırız. Örneğin bir kitabı okuyarak kullanım değerini gerçekleştirmiş oluruz, bu kitabı daha sonra bir sahafa sattığımızda ortaya çıkan ise değişim değeridir.
Metaların fiyatları, onların değerlerinin parasal olarak ifadesinden başka bir şey değildir. Meta hem kullanılabildiği hem de değiştirilebildiği için bir değere sahiptir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, meta üretiminin yaygınlaşmasından yani kapitalizmden önce, asıl olarak kullanım amaçlı değer üretiliyordu. Değişim amacıyla üretim oldukça sınırlıydı. Asıl olarak kapitalizmin egemen üretim biçimi olmasıyla birlikte ürünler meta karakterini yani kullanım ve değişim değerini bir arada içselleştirdiler.
Değer: Metalar sürekli birbirleriyle değiştirilirler. Biçim ve nitelik olarak tamamen farklı iki metayı birbiriyle değiştirilebilir yapan öz nedir? Örneğin, değerinin para olarak ifadesi (para da bir metadır) 1 lira olan bir kalemle, yine 1 lira değerindeki bir bilyeyi değiştirilebilir yapan öz nedir? Bu toplumsal emektir. Bu emeği toplumsal yapan şey, üretilen ürünün yalnızca toplumsal bir ihtiyacı karşılamakla kalmayıp, aynı zamanda bu emeğin toplum tarafından harcanan toplam emeğin bir parçası olması gerekir.
Bir metayı değerli kılan şey, onun içinde cisimleşmiş toplumsal emektir. Bu değerin büyüklüğünü ya da küçüklüğünü belirleyen şey ise, harcanan emek, yani emek-zamandır. Ama bu emek-zaman toplumsal olarak belirlenir, bireysel olarak değil. Örneğin, bir saatin bir saatçi tarafından yapılması için gerekli ortalama emek zaman 5 ise, herhangi bir saatçinin tamamiyle aynı saati yapmak için harcağı 10 saat, o saatin değerini 10 emek-zaman yapmaz. Ürünün ortaya çıkması için harcanan ortalama emek-zaman 5 ise, o saatin değeri 5 emek-zamandır. 10 saatte üreten saatçi, ya 5 saatte üretmek ya da piyasadan çekilmek zorundadır. Çünkü o, 10 saatte bir tane üretirken rakip saatçiler 10 saatte 2 saat üretmişlerdir. Ve 5 saatte üreten saatçilerin ürettiği saat daha ucuz olacağı için herkes o saatçilerden alacak, 10 saatte üreten saatçi ise fiyatı düşüremediği ve elindeki ürünleri satamadığı için batacaktır.
Ayrıca, “Bir metanın değişim değerini hesaplarken, ona en son uygulanan emek miktarına, daha önce metanın hammaddesinde işlenmiş bulunan emek miktarını, ayrıca, araçlara, aletlere, makinelere ve binalara harcanmış olan emeği eklememiz gerekir. Örneğin, belirli bir miktarda pamuk ipliğinin değeri, pamuğa onu iplik haline getirme sürecinde eklenen emek miktarının, kömür, yağ ve tüketilen diğer yardımcı maddelerde cisimleşmiş emek miktarının, buhar makinesinde, iğlerde, fabrika binalarında vs. Temsil olunan emek miktarının kristalleşmesidir.” (Ücret, Fiyat ve Kar, K.Marx, 1865)
Emek-gücü: Her değerin kaynağı, değer yaratan öz emek ise, emeğin değeri nedir? Emeğin değeri diye bir şey yoktur. Çok basit bir ifadeyle, bir işçinin bir günlük emeğinin değeri onun aldığı ücret ise, yani diyelim 8 saat için 20 lira ise, sermaye birikimi nasıl oluşur? Yani eğer, değeri yaratan işçiye, her gün yarattığı değer geri verilirse, kar nasıl oluşur? Bu elbette mümkün değildir. İşçilerin ücret olarak aldıkları, emeklerin değeri değil, emek-gücünün değeridir. Öyleyse emek-gücünün değeri nasıl belirlenir? Yani işçinin aldığı ücret. Tüm diğer metalarınki gibi, emek-gücünün değeri onun üretimi için gerekli emek miktarıyla belirlenir. Yani emek-gücünü kapitaliste –günlük, haftalık, aylık ya da yıllık olarak- kiralayan işçinin iş gününün sonunda, ertesi gün için işgücünü yeniden hazır hale getirebilmesi, yani onu yeniden üretebilmesi için yiyeceği yemeğin, kalacağı evin kirasının, işgücünün niteliğini arttırmak için yapacağı harcamaların vs. değeriyle belirlenir. Aynı zamanda, yeni işçi orduları yaratması için, yani çocukları için yapacağı harcamanın miktarı da bu değere dahildir. Kısacası emek-gücü de bir metadır. Hem de sermaye birikminin ön koşulu olan meta. İşçiler kapitalistlere emek-güçlerini belirli bir süre için satarlar ve bunun karşılığında da bir ücret alırlar. Az önce de değindiğimiz gibi, eğer işçi emeğinin karşığını ücret olarak alıyor olsaydı, o halde üretilen metanın değerinin karşılığını doğrudan alması gerekirdi. Ancak bu durumda, elindeki kristalleşmiş emeği; sermayeyi yatıran ve daha fazla sermaye için yatıran kapitalistin çıkarı/karı ne olacak? Dolayısıyla bu mümkün değil. Bunu oldukça iyi açıklayan Marx’ı dinleyelim:
“...işçi, ücretini, çalıştıktan sonra aldığından ve ayrıca, gerçekte kapitaliste verdiği şeyin kendi emeği olduğunu bildiğinden, işgücünün değeri ya da fiyatı, ona, zorunlu olarak, bizzat emeğinin fiyatı ya da değeri gibi görünür. Eğer işgücünün fiyatı, içinde altı iş saatinin gerçekleşmiş olduğu 3 şilin ise, ve o oniki saat çalışıyorsa, her ne kadar bu oniki saatlik emek 6 şilinlik bir değeri temsil ederse de, işçi, zorunlu olarak, bu 3 şilini oniki saatlik emeğin değeri ya da fiyatı olarak kabul eder. Buradan çifte bir sonuç çıkar:
Birincisi: her ne kadar kesin olarak konuşulduğunda, emeğin değeri ya da fiyatı teriminin hiç bir anlamı olmasa da, işgücünün değeri ya da fiyatı, sanki emeğin kendi fiyatı ya da değeri imiş gibi görünür. İkincisi: her ne kadar işçinin gündelik çalışmasının bir bölümü ödenmeyip, yalnızca bir bölümü ödeniyorsa da, ve her ne kadar artı-değerin ya da kârın kaynağını meydana getiren şey, kesinlikle, bu ödenmemiş bölüm ya da artı-emek olsa da, emeğin tamamı ödenmiş emek gibi görünür.
İşte bu yanlış görünümdür ki, ücretli emeği emeğin öteki tarihsel biçimlerinden ayırdeder. Ücretlilik sistemi temeli üzerinde, ödenmemiş emek bile, ödenmiş emek gibi görünür. Kölelikte ise durum tam tersinedir: emeğinin ödenmiş bölümü bile ödenmemiş emek gibi görünür. Çalışabilmesi için kölenin elbette ki yaşaması ve işgününün bir bölümünün kendi varlığını sürdürmesinin değerini karşılamaya gitmesi gerekir. Ama, köle ile efendisi arasında sonuca bağlanmış bir pazarlık olmadığından, her iki yan arasında alış ve satış işlemi bulunmadığından, köle, kendi emeğinin tamamını, hiç bir karşılık almadan veriyormuş gibi görünür.
Öte yandan, daha düne kadar Doğu Avrupa'nın her yanında bulunduğunu söyleyebileceğimiz köylü serfi ele alalım. Bu köylü, örneğin, üç gün kendi tarlasında ya da kendisine verilmiş tarlada kendi hesabına çalışır, öteki üç gün ise, senyörünün malikanesinde zorunlu ve bedava iş görürdü. Şu halde burada, ödenmiş emekle ödenmemiş emek, zaman bakımından da, yer bakımından da gözle görülür biçimde birbirinden ayrılmış idi. Ve bizim liberaller, bir adamı bir hiç karşılığında çalıştırmak gibi bu akılalmaz anlayışa karşı büyük öfkelere kapıldılar.
Bununla birlikte, aslında, bir adam ister haftanın üç günü kendi hesabına kendi tarlasında, üç günü ise hiç bir karşılık almadan senyörünün malikanesinde çalışsın, ya da isterse,, fabrikada ya da atelyede altı saat kendisi için altı saat de patronu için çalışsın, ikisi de aynı kapıya çıkar; her ne kadar, bu son durumda, emeğin ödenmemiş bölümleri ile ödenmiş bölümleri birbirinden ayrılmazcasına içiçe girmişse de, ve işin içinde bir sözleşmenin giriyor olmasıyla ve ücretin hafta sonunda alınıyor olmasıyla bu işlemin tüm mahiyeti gözlerden gizleniyor olsa da, sonuç değişmez. Bir durumda, ödenmemiş emek gönül rızası ile, ötekinde ise zorla veriliyormuş gibi görünür. İşte bütün fark bundan ibarettir.” (Ücret, Fiyat ve Kar, K.Marx, 1865)
Artı-değer: Emek-gücünün değeri, işçinin yaşamını sürdürmesi ve işgücünü yeniden üretmesi için gerekli emek-zamanın değeriyle belirlenir demiştik. Örneğin bir gündelikçi işçinin, 4 saat çalışarak ürettiği değer, onun kendi yaşamını sürdürmesi için gerekli değere, iş-gücünün değerine eşit olsun. Ve bu değerin para olarak ifadesi de 20 lira olsun. Ancak işçi, kapitaliste işgücünü bir günlük olarak satmıştır. Ve o işgünü boyunca bu metayı –işgücünü- kullanım hakkı kapitaliste aittir, yani dolayısyla kapitalist işçiyi belirlenen işgünü süresince çalıştırır. Bunun da 8 saat olduğunu varsayalım. Bu işgünün sonunda oluşan ürünün değeri 40 lira olacaktır. Yani işçinin kendisi için gerekli emek-zaman olan 4 saatin değeri 20, kapitalist için çalıştığı artı emek-zamanın değeri de 20 liradır. Ve bu, artı emeğin yarattığı değere el koyma hakkı kapitaliste aittir. Ve bu değer, sermaye birikiminin, kapitalist üretim biçiminin ön koşulu olan, işçi sınıfının sömürüsüyle oluşan artı-değerden başka bir şey değildir.
Yani kapitalistler artı-değerin bir parçası olan karı (diğer parçaları faiz ve ranttır), mal ve hizmetleri – yani metaları- değerlerine satarak elde ederler.
Ücretli köleliğin lağvı: Marx’ın eleştirisini devrimci yapan, kapitalist üretim biçiminin işleyişini tamamiyle ortaya koymasının ardından, emeğin sermayeye olan boyunduruğunun ortadan kaldırılmasının, ücretlilik sisteminin lağvedilmesinin mümkün olduğunu göstermiş olmasıdır. Onun eleştirisi, bunu mümkün kılabilecek tek sınıfının işçi sınıfı olduğunu göstermiş olduğu için devrimcidir. Marx, emek-gücünün satılmak zorunda olan bir değer olma durumunun ortadan kaldırılabileceğini, emeğin özgürleşmesinin; sınıfların ve sınırların olmadığı bir dünyada, tüm emekçilerin üretimi ve paylaşımı planlı ve demokratik olarak örgütleyecekleri, kar için değil, tüm insanların ortak kullanımı için üretimin yapılacağı yeni bir dünyanın –sosyalizmin- kurulabileceğini gösterdiği için devrimcidir.


Prometheus

Kapitalist dünyada bir hayalet dolaşıyor

Geçtiğimiz günlerde, Turkcell’in düzenlediği İşTcell Liderler Konferansı ilginç tartışmalara sahne oldu. İstanbul Swissotel’de, büyük kapitalist tekel General Electric’in “efsanevi CEO’su olarak gösterilen Jack Welch’in” bir çok patronla gerçekleştirdiği toplantının, Welch’in bir saat süren konuşmasının ardından geçilen soru-cevap kısmında Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton’un sorusu oldukça şaşırtıcıydı.
Kendisi de bir kapitalist olan Alaton, sorusunda; “petrol fiyatlarının 112 dolarlı rakamlara ulaştığı, Körfez başta olmak üzere petrol üreticisi ülkelere yılda 1.5 trilyon dolarlık bir kaynak gittiği ve artan enerji fiyatları nedeniyle gıda fiyatlarının da anormal oranda yükseliş kaydettiğini belirterek, “Bu durum binlerce insanın açlık ve yoksulluk çekmesine ve hatta ölümüne yol açıyor. Serbest piyasa ekonomisi artık işlevini yerine getiremiyor mu? Adam Smith öldü sanırım. Çözüm için insanlığın Karl Marx’ı yeniden keşfetmesi mi gerekiyor” demesi ve bu sorunun üzerine salonda bulunanlardan yoğun alkış alması gerçekten ilginçti. Bunun üzerine Welch; “Kapitalizm birtakım eksikliklerine rağmen, mevcut sorunlara ve ihtiyaçlara yine de en iyi cevap veren bir sistem. Mükemmel çalışmasa da en iyi çözüm yolları sunuyor günümüz ihtiyaçlarına.
Günümüzde herkesin hemen her konuda farklı fikirleri var. Bu da serbest piyasa ekonomisinin kötü yanı. Karl Marx’ı mevcut sorunlara bir çözüm yolu olarak görmenin saçma olduğunu düşünüyorum” dedi.
160 yıl sonra: Tüm dünyada
“Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti.” diyerek başlamışlardı Karl Marx ve Friedrich Engels 160 yıl önce kaleme aldıkları Komünist Manifesto’ya. Daha o yıllarda kapitalistler tarafından buna karşı topyekun bir savaş açılmıştı, Marx ve Engels bu ifadeyle kapitalistlerin korkusunu dile getiriyorlardı. Aradan geçen on yıllarda korkulan başa gelmedi, ancak yukardaki alıntının da gösterdiği gibi, artık bazı kapitalistler dahi dünyanın ya yok oluşa gideceğini ya da Marx’ın bilimsel temellere oturttuğu yoldan gidilip, yeni bir dünyaya; hayaletin, hayali değil, maddi dünyasına gidileceğinin farkındalar. Ancak onlar, bireysel olarak hiç bir şey yapamayacaklarının da farkında olmalılar.
Bir kapitalist, bir birey olarak hiç bir şey ifade etmez, onun vicdanı, hisleri, dini, ulusu; kısacası her şeyi kapitalist üretim biçimi tarafından şekillendirilmiştir. O, dışardan bakıldığında ne kadar “iyi” bir insan olarak görülse de, üretim sistemi içinde bulunduğu yer itibariyle sömürmek zorunda, artı-değere el koymak zorundadır. Elbette bunu yapmamayı da tercih edebilir, bu durumdaysa kapitalist rekaberin doğal sonucu olarak iflas edip müksüzleşecektir.
20. yüzyılın kanla yazılmış büyük alt üst oluşları ve emperyalist savaşları bir yana, bugün gözümüzle gördüğümüz ( ve yakında da yakından hissedeceğimiz) dünya ekonomik krizi, gıda krizi gibi “sorun”ların bu sistem içinde çözülmeleri mümkün değil. Çünkü bu sorunlar sistemin kendisinden kaynaklanıyor.
“Mükemmel çalışmasa da en iyi çözüm yolları sunuyor” diyor Welch. Örneğin gıda krizi: pirinç ve tahıl ürünleri fiyatlarının son artışında başlıca etmen sermayenin bu mallar üzerinde spekülatif yatırımlara girmesidir. Bugüne kadar petrol, değerli madenler konut ve sağlık gibi bir çok alanda devasa karlar elde eden sermaye, ABD’deki son Mortgage krizinin ardından çok daha yoğunlaşmış biçimde gıda alanındaki spekülatif yatırımlara yönelmiş durumda. Bu oldukça normal çünkü temel besin maddelerine getirilen yüzde yüzün üzerindeki zamlar, kapitalistler için oldukça büyük karlar demek. Peki kriz nereden doğuyor? Elbette bu karlar yoktan var olmuyor, milyonlarca emekçinin günlük yiyeceğinden kesiliyor. Ve sonuç olarak önce Mısır’da yarım milyon işçi sokağa dökülüyor, ardından Haiti’de binlerce emekçi hükümeti deviriyor. Evet kriz bu, kriz, emekçilerin kapitalizmi tehdit etmesi.
Durum o denli ciddi ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, “dünyadaki gıda krizi acil boyutlara ulaştı. Bu krizin çok daha kapsamlı ekonomik, siyasi sonuçları olacak“ diye haykırıyor; IMF – Dünya Bankası da acil önlem çağrısına “konuyu Haziran ayındaki G-8 Zirvesi’nde görüşeceğiz“ yanıtını veren İngiliz başbakanına “Haziran çok geç olur“ diyor.
Evet çok geç olabilir! Acilen müdahale edilsin, bu, insanlık tarihinin “en mükemmel” sistemini kurtarmak için, kapitalizmi ve dolayısıyla kapitalist sınıfı kurtarmak için bir şeyler yapılsın. Yoksa o, “barbar” emekçi sınıfı yeryüzüne cenneti indirmek için; açlığa, yoksulluğa, savaşlara kısacası sınıflı toplumun yarattığı her şeye bir son vermek için ayağa kalkacak; tüm dünyada.



Prometheus

ÖLMEK: BİR İŞİ YOKSA YAPILAN

Görüş günü:
Ona rastladım. Güney Fransa’da bir denizaltına yakın. Gök kuşağı renkli bir balığın yüzgecinin yanındaydı. Hemen tanıdım. Ben gözlükleri iyi tanırım. Dedem bir gözlüktü mesela. Bir gözlük olmasına rağmen fevkalade güzel omlet yapardı. Bu gözlüklü adamın hikâyesinin de iyi olacağından emindim. Lütfen dedim anlat bana.
Anlattı. Hiç ara vermeden tam 44 yıl boyunca anlattı. Ağlayarak anlattı. Hiç kesmeden 44 yıl boyunca dinledim. Yeniden sudan çıkıp güneşi gördüğümde buruş buruş olmuştum. Su beni yaşlandırmıştı.

20 Haziran 2009 Cumartesi

MİTOSTAN LOGOSA

M.Ö 8. yy dan önce varolan Hesiodos'un Theogoni'si mitolojinin en eski kaynaklarındandır.Hesiodos bu eserinde Tanrıların nereden çıktığını anlattığı gibi,evrenin nasıl yaratıldığını da açıklamaya çalışmaktadır.Yeterli bilgisi olmadığından bütün bu şeyleri canlı birer varlık gibi düşünerek,incelemeye koyuldular.Yeri göğü suları birer tanrı saydılar.Tanrıların başından geçen olayların,aslında bir çeşit tabiat hadisesinin sembolü olduğunu anlamak zor değildir.Hesiodos a göre,gelen KHAOS dan geniş göğüslü her şeyin dayanağı olan gaia(yer)çıktı.Sonra bütün varlıkları birbirine doğru çeken,hayatı kuran,çoğalma sembolü,Eros(aşk)doğdu.KHAOS bunları doğururken, gaia da ölmezlerin yeri,yıldızlarla bezeli olan göğü Uranus u doğurdu.

Özgürlük buysa, varsın yaşanmasın...

O gün, kanlı bıçaklı hayallerle tanışma günüydü. Özgürlük tadılacaktı; hiç yaşanmamışçasına –ki eğer özgürlük buysa, varsın yaşanmasındı.
Telli duvaklı gelin edildi yanakları al, küçük kız. Oyuncakları kenara itildi. “Sen büyüksün” denildi. “Sen büyüksün”. Yanakları al okul çocuğu, okuldan alındı. Telli duvaklı gelin edildi. Özgürlük tadılacaktı, hiç yaşanmamışçasına –ki eğer özgürlük buysa, varsın yaşanmasaydı böylesi!-

SİNEMA




III. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali


Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, 1-10 Mayıs ta
rihleri arasında İstanbul gösterimini yapacak. Gösterimleri ücretsiz olan 25 ülkeden 50 film arasından sizler için bir kaç tanesi seçtik. Festival, diğer filmler hakkında ayrıntılı bilgi ve gösterim yerleri için http://festival.sendika.org adresinden yararlanabilirsiniz.


Kerkenez / Kes

1969, 110'', İngiltere / England
Yönetmen / Director: Ken Loach
Özet
Film, hayatta bir madenci olmak dışında pek az şansı olan ve hem evde, hem de okulda itilip kakılan Billy Casper’e odaklanmıştır. Billy yaramazdır, süt arabalarından süt çalar, diğer öğrencilerle sorun yaşar, genellikle kavga eder ve

ŞİİR


Niko’nun Kahvesi

Niko rakı içer sandalı boyamazsa.
Niko susar. Onun sessizliği bürümüş
Masaları. Onun yalnızlığıdır, kireç
Badanalı, yamrı yumru, bu ak duvarlar.
Semaverin hemen yanıbaşında durur
Köstence'de bir dükkândan aldığı gemi.
Bu resim Pire'nin, bu böcekler Batum'un,
Bu ağlar tonla balık akıttı karaya.
Niko, eski yazlarda çığrışan martılar,
Zıpkından kurtulmuş kılıçlar, ahtapotlar
Ve en sıcak güneşlerle karmış harcını
Kahvesinin. Lipsoslar yine derindedir.
Orfos, beygir gibi kısar kulaklarını
Kefalos'taki sivri taşın kovuğunda.
Morumsu işkineler, oynatarak ağır
Ağır kanatlarını, bakarlar Niko'ya.
Boz bulutlar gibi çatısında denizin
Uskumru sürüleri devinir yukarda.
Gölgesi vurur tırandilin ışıltılı,
Yosunların, kara süngerlerin üstüne
Ey kancık ve oynak deniz dibi burdasın,
Burdasın sen! Şu tüten dumandasın! Çayda,
Tabakta, dolaptasın! Seni verir Niko
Liranın üstünü uzatırken, seni yer,
Seni içer cıgarasında, seni uyur,
Seni bilir, seninle yatar geceleri.
Bir yelkenli süzülür kapıdan. Bir yengeç
Köşedeki masada yumar gözlerini,
İri bir mercan keser oltayı ve dalar.
Voliden sonra denize atılan, ezik,
Iskarta balıklar gibidir, başı sonu
Olmayan anılar. Niko atar onları.
Düşler, bu kahvede yavru kediler gibi
Oynaşırlar ayakaltında. Tutarsınız
Birini, dizinize alır okşarsınız.
Ana uzaktadır, peykede güneşlenir
Niko da uzaktadır. Durulan denize
Ve maviye benzer. Yudumlar bulut rengi
Akşam rakısını. Çatalının ucunda
Tuzlu bir kalamar parçası, tabağında
Bir düş kırıntısı, bir zeytin, dalar gider.
Karagözle gezer, harmanlar sinaritle.
Yıldızlarla düşüp kalktığı günler gelir
Aklına, tek katlı evler, damlar. Bir ırıp
Dizisi, Akdeniz rüzgârlarıyla yüklü
Kuzeyden güneye iner ay ışığında.
Bir deniz feneri karışır aramıza.
Sesleniriz: "Bir çay yap, Niko, demli olsun!"
Zaman genişler ve çoğalır her yudumda.
Bakarsınız bir çitlembik çevrilir camda
Çok eskiden gidilmiş limanlara doğru.
Ve bir zakkum kokmaya başlar, bodur, tozlu.
"Ah, havalar hep böyle güzel gitse, Niko!"
Oturur beklersiniz. Kimi beklersiniz?
Neden beklenen gelmez bir türlü! Sesleri
Dinlersiniz, o deniz ötesi sesleri
Yoksa şehirler midir özlenen, o yeşil,
0 kırmızı cam toplar mı manavlardaki,
Boncuklu kapılar mı, renkli kâğıtlar mı,
Karpuz sergileri mi, küçük berberler mi,
Yoksa güverteler, direkler, lombozlar mı?
Havaya benzer insanoğlu, bilinmez ki!
şiir horoz öter uzaklarda, deniz parlar.
Kuytu kahvesinde Niko'nun, kimi dönük,
Kimi yan, kâğıt oynar birtakım adamlar,
Niko rakı içer sandalı boyamazsa.
Sesleniriz: "Bir çay yap, Niko, demli olsun,
Koyulsun kederimiz! Efkârlıyım bugün!"


Oktay Rifat, Elleri Var Özgürlüğün, s. 224-226

KİTAP KÖŞESİ


Birgün Bile Yaşamak
"Torunlarımız kapitalist çağın kalıntılarıyla belgelerini büyük bir merakla izleyecekler; Nasıl olur da özel kişilerin ellerinde bulunabilir yiyecek-içecek maddelerinin alım satımı; fabrikalar ve isletmeler nasıl olur da özel kişilerin ellerinde bulunabilir... Bir insan başka bir insani nasıl sömürebilir; Çalışmadan nasıl sırtüstü yasayabiliyordu birtakım insanlar? İşte tüm bunları kafalarında canlandırmakta zorluk çekecek torunlarımız. Bugüne değin çocuklarımızın göreceği günlerden masallardaymışçasına söz açılırdı. Ama simdi yoldaşlar, temelini attığımız sosyalist toplumun bir düşler ülkesi olmadığını açık seçik görüyorsunuz. Çocuklarımız daha büyük bir çabayla bu yapıyı yükselteceklerdir."V.I Lenin (1 Mayıs 1919) Lenin’in bu sözlerinin gerçekleşmesi