13 Mayıs 2013 Pazartesi

Patronların İşten Çıkarma Konferansı


Özel bir şirket, 27 Nisan tarihinde İstanbul’da Sheraton Maslak Otel'de “İnsan Kaynakları Yönetiminde İşten Çıkarma Stratejileri” başlıklı bir konferans düzenleyeceğini duyurdu. Çalışma Bakanlığı’ndan iki bürokratın da katılacağı konferansta, patronlara en az maliyetle işten çıkarmanın yolları, işten çıkarmanın hukuksal işlemleri gibi konular anlatılması planlanıyordu. Ancak konferansın gerçekleşeceği gün, otel önünde toplanan DİSK üyeleri "Milyonlar aç milyonlar işsiz, işte kapitalist sisteminiz", "Çalışma Bakanı işçi düşmanı" sloganlarıyla konferansı protesto ettiler.
Çalışma hakkı ve işten çıkartmalar konusunda, kendisini tek söz sahibi olarak gördüğünü bir kez daha ilan etmek isteyen patronlar, bu hamlesinde umduğundan fazla tepkiyle karşılaştı. Duyurusu yapıldığı günden itibaren tepki toplayan konferans DİSK’in düzenlediği protestonun arından iptal edildi. Fakat bu sembolik eylem, bir bütün olarak işsizlik sorununa veya kapitalistlerin işten atma saldırılarına karşı gerçek bir mücadele vermeyen sendikal önderlikler açısından "günü kurtarma" biçiminde yorumlanmalıdır.
Küresel krizin derinleştiği koşullarda, dünyanın genelinde işçi sınıfına kemer sıkma adı altında  krizin faturası çıkarılırken, Türkiyeli kapitalistler de bu süreçten bağımsız değiller. Krizin yansımaları, Türkiyeli egemenleri de pervasızlaştırıyor ve işçi sınıfına krizin faturasının nasıl ödetileceği hususunda hazırlıklar yaptırıyor. Böyle bir konferansın düzenlenmek istenmesi dahi kapitalistlerin hedeflerini gözler önüne seriyor.
Kapitalistlerin ayan beyan ifade ettiği "işten çıkarma" uygulamalarının meşruiyeti, kapitalizme ilişkin üretilen ideolojik yanılsamalarla bir bütünlük taşıyor. Öyle ki, "özel mülkiyet hakkını" elinde bulunduran patronlar, aynı şekilde işçilerin çalışma hakkı üzerinde de söz sahibi olduklarını ifade ediyorlar. Fakat üreten sınıf, işçi sınıfı olmasına rağmen, kökeni yağmaya ve sömürüye dayanan özel mülkiyet tahakkümünü ellerinde bulunduran kapitalistler üretim sürecini tayin ediyor.
Kapitalizmin temel işleyişini oluşturan, işçi sınıfı tarafından üretilen artı-değerin gaspı ve bu azgın sömürünün çelişkileri, burjuva sınıfının aydınları tarafından ideolojik manipülasyonlarla gizlenmeye çalışılır. Örneğin, kapitalistler için olmazsa olmaz olan artı-değer sömürüsü için işçilerin çalıştırılması bir "zorunluluk" iken, sanki işçilere tanınan "çalışma koşulları" bir lütufmuş gibi sunulur. Bu yanılsamayı da "işveren" kavramı tamamlar. Beraberinde bu çarpıtma işçilerin yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli parayı kazanmak noktasında kendilerini kapitalistlere bağımlı ve borçlu hissetmelerine neden olur.
Aynı zamanda, emek gücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan ve sınıf bilincine sahip olmayan bir işçi bu yanılsamanın sonucu olarak, emeğinin karşılığı kadar ücret aldığını zanneder. Dolayısıyla ne kadar çok çalışırsa o kadar fazla ücret alabileceğini düşünür. Oysaki bu büyük bir yalan olmakla beraber, bu yanılsama işçinin daha fazla sömürülmesini sağlar. Bununla birlikte, "adil ücret" kavramı da tek başına ifade edildiğinde, yine düzenin sürdürülebilirliği ve sömürü koşullarını gizlemek için ifade edilir. Gerçekte ise işçiler emekleri karşılığında ücret almazlar, yaşamalarına yetecek bir ücret alırlar; adil ücret diye bir şey yoktur çünkü kapitalist sistem sömürü üzerine kuruludur. Dolayısıyla ücret miktarının yükselmesi sömürüyü ortadan kaldırmaz.
Özetle kapitalistlerin mülkiyet tahakkümü hırsızlığa ve vurgunculuğa dayandığı gibi, kapitalist sistem bir bütün olarak sömürüye dayanır. Aynı zamanda tüm bu süreç, bir yanda deyim yerindeyse her şeyi üreten emekçiler olmasına rağmen, zenginleşenlerin kapitalistler olmasını sağlar. Dolayısıyla kapitalistlerin bizleri "işten çıkarma" hakkı yoktur. Emekçi sınıfların tepesine asalakça çöreklenmiş kapitalistlerin üretim araçları üzerindeki mülkiyetini, asıl işçi sınıfının toplumsallaştırma hakkı vardır! 
Küresel kriz koşulları altında, kapitalistler kendi krizlerini bir toplumsal karşı-devrim biçiminde emekçilere ve yoksullara ödetme stratejilerini sürdürecekler. Kapitalizmin tüm bu dayatma ve yıkımlarına karşılık, işçi sınıfının ve geleceksizliğe mahkûm edilen gençliğin örgütlü bir sosyalizm mücadelesi gerekmektedir. Bu yakıcı gerçeklik beraberinde işçilerin kendi mücadele araçlarını, yani taban örgütlerini, öz örgütlenmelerini kurdukları birleşik bir mücadeleyi de zorunlu kılmaktadır.
                                                                                                                                                                     S.Umut


Hiç yorum yok: