Geçtiğimiz
Ekim ayında, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, kamu
emekçilerinin sabah mesaisinin daha erken olması, mesai saatlerinin uzatılması
ve kamu emekçilerinin cumartesi günleri de çalışması gerektiği yönündeki
açıklamalarını anımsayacaksınız. Yıldız’a göre, gün ışığı böylelikle daha
tasarruflu bir şekilde kullanılacak ve sabah 06:00’da iş başı yapacak olan kamu
emekçileri bu sayede daha verimli bir iş günü geçirecekler.
12 Aralık 2011 Pazartesi
Bir Dönem Katledilen Gazetecilerin Hikayesi: Press

1990'lı yıllar... Kürt
hareketinin
yükselişe
geçtiği,
devletin
Kürt
illerinde
olağanüstü hal (OHAL) ilan ederek şiddet, baskı ve terörü azami düzeye çıkarttığı bir dönem. Kürt halkı Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıllardır uygulamış olduğu siyasi-ulusal baskıya, inkar ve asimilasyoncu politikalara, anti-demokratik uygulamalara karşı kitlesel gösteriler düzenleyerek ulusal-demokratik haklarını talep ederken, devletin buna cevabı askeri-polis gücünü kullanarak en sert şekilde kitlesel gösterileri bastırmak, gözaltı ve tutuklama dalgasını yükseltmek, sokağa çıkma yasağı getirmek, köy yakmak-boşaltmak ve Kürt siyasetçileri ve aydınları hedef alan “faili meçhul” cinayetler gibi insanlık dışı uygulamalara başvurmak oldu. Devlet içerisinde
kurulan
gizli
örgütlenmelerle devlet adına hareket eden TSK bünyesinde kurulmuş olan ve daha sonra inkar edilen JİTEM elemanları ve devletin kendi eliyle yaratıp kendi eliyle ortadan kaldırdığı Hizbullah militanları işbirliği içerisinde tehdit, şantaj, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, cinayet
işleme gibi pis işleri ortalığa saçıyordu. Devlet şiddet ve baskıcı yüzünü
göstererek Kürtlere adeta nefes aldırmak istemiyordu.
Tüm
bu olup bitenler Fırat'ın doğusunda yaşayanların gözleri önünde cereyan ederken
Fırat'ın batısında yaşayanların ana akım burjuva medyanın devletin istediği
yayın politikasına uygun olarak şovenist-milliyetçilik aşılayan haberleriyle
Kürtlere karşı düşman algısı yerleşiyordu bilinçlerinde. Burjuva medya basın ilkesi ve gazetecilik
etiğine aykırı olarak devletin bir organı gibi çalışıyordu. Ana akım burjuva
medyanın karşısında Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının bölgede gelişen olayları
takip ederek devletin ve medyanın gerçek yüzünü teşhir etmeye çalışan bir yayın
politikası izlemesi; tehditlere ve baskılara maruz kalmalarına ve hatta
hayatlarına mal olmuştu. 1992'de yayın hayatına başlayan ve 1994'de kapatılan
Özgür Gündem gazetesinin iki yılda 27 çalışanı öldürüldü. İşte bu dönemde,
karanlıkta bırakılan, öldürülen gazetecilerin hikayesini gün ışığına çıkartıyor
Press filmi.
“Profesyonel”, Bürokratik Diktatörlükler ve Kapitalizmin Krizi
Devlet
tiyatrosu sahnelerinde üçüncü yılına giren, ilk oyundan itibaren kapalı gişe
oynayan “Profesyonel” adlı oyun hakkında yazılmış bir değerlendirmenin gecikmiş
bir değerlendirme olduğunu düşünenler olabilir. Gerek devlet tiyatrolarında
bilet bulmanın zorluğu gerekse çalışma yaşamının acımasız mesai saatleri bu
gecikmeyi açıklamak için bir nebze yeterli olabilir. Fakat eklemek gerekir ki,
oyunun ele aldığı konu, bu yazının güncelliğini korumaktadır. Yugoslavya’nın
kapitalist restorasyonu sırasında eski rejimle yenisi arasında ortaya çıkan
çelişkileri, bir yazar ve bir emekli polis üzerinden ifade eden oyun, içinden
geçtiğimiz döneme birkaç açıdan ışık tutar. Özellikle bugün kapitalizmin dünya
çapında karşılaştığı ekonomik ve siyasi kriz, insanlığı bir kez daha kapitalizm
dışında başka bir dünya özlemiyle karşı karşıya getirmekte. Doğu Bloğu ülkeleri
yıkıldığında kapitalizmin zaferini ilan edenlerle, hala bu eski ulusalcı bürokratik
diktatörlükleri işçi devletleri veya sosyalizm olarak karakterize edenlerin
tarihsel çöküşü bu oyunla bir kez daha karşımıza çıkmıştır.
Mihri Belli’yi “Anmak” ve Anlamak (2)
Sosyalist devrim – MDD tartışması
1960’lı
yıllarda sol içindeki tartışmaların ana konusu, Türkiye’nin sosyo-ekonomik
yapısıydı. Bu tartışmalar son derece önemliydi, çünkü izlenecek olan “devrim
stratejisi” bu çözümlemeler üzerine oturtulacaktı. Mihri Belli, Türkiye’yi
emperyalizme bağımlı, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülke olarak tanımlıyor;
dolayısıyla, devrimin karakterinin milli
ve demokratik olması gerektiğini savunuyordu. Kapitalist olmayan bir
ülkede “komprador
burjuvaziye ve feodal toprak ağalarına” karşı gerçekleşecek olan bu
devrimin önderliğini işçi sınıfı alamayacağına göre (!) bu görev, milli
burjuvaziden, ordudan, öğrenci gençlikten ve aydınlardan oluşacak olan “milli cephe“ye
düşüyordu. Ulusal devrimci bir iktidarı kuracak olan bu “zinde güçler”,
başlatacakları milli kalkınma hamlesiyle, ülkeyi -Mustafa Kemal’in de hedefi
olan- tam bağımsızlığa ulaştıracaklardı. Belli’ye göre, bütün bunlar başarılana
kadar işçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlenmesinden ve sosyalist devrimden
söz edilemezdi! Bu süreçte “sosyalist devrim“ sloganını öne çıkarmak, “milli
cepheyi bölmek“ anlamına geleceği için karşıdevrimci güçlere hizmet ederdi;
dolayısıyla, kabullenilemezdi.
Karanlık Çökerken - Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi
h2o Yayıncılık tarafından Prinkipo’dan Bakış serisiyle
yayınlanan ilk kitap olan “Karanlık Çökerken”, Rusyalı Marksistlerin, 1917 Ekim
(Kasım) Devrimi’nin ardından kurulan ilk işçi devletinin bürokratik çürümesine
karşı verdikleri amansız mücadeleye ilişkin belgelerden oluşmaktadır. Gerek
Ekim Devrimi’nin gerekse onun ardından kurulan devletin sınıf karakterine
ilişkin tartışmaların Marksist yazında oldukça büyük bir yer tuttuğu biliniyor.
Yalnızca Marksist yazında mı? Ekim Devrimi’nin ve Sovyetler Birliği’nin
karakteri konusunda, burjuva aydınları tarafından yapılan ve çoğu “kapitalizmin
aşılamazlığı”, “sosyalizmin ütopikliği” gibi ideolojik önyargıları kanıtlamaya
uğraşan çalışmalar bile yüzlerce ciltlik bir literatür oluşturuyor.
5 Kasım 2011 Cumartesi
Beyazıt Meydanı’nda YÖK Düzeni Protesto Edildi
Sermayenin üniversitelerdeki en köklü baskı ve kontrol araçlarından
biri olan YÖK, kuruluşunun 30. yılında, Beyazıt Meydanı’nda İstanbul
merkezli düzenlenen eylemle 2 Kasım günü protesto edildi. Öğrenciler;
düşünen ve sorgulayan öğrenci ve akademisyenlere yönelik baskı ve
saldırıları, Bologna sürecini, üniversitelerin ticarileştirilmesini ve
paralı eğitimi protesto ettiler.
31 Ekim 2011 Pazartesi
İstanbul '6 Kasım Eylemi'ne Çağrı
Sermaye sınıfının 12 Eylül'ün ardından üniversiteleri yeniden düzenlemek, tamamen kontrol altına almak ve tüm devrimci sesleri sindirmek amacıyla kurduğu YÖK, bu yıl 30. kuruluş yılında bir kez daha protesto edilecek. Bugün, yapısının değiştirilerek, sermayenin 'Bologna Süreci'yle birlikte daha işlevli hale getirmeye çalıştığı YÖK ve onun düzenine karşı İstanbul'da bir protesto eylemi örgütlenmiş bulunuyor. Eylemde öğrenciler gündemdeki yakıcı konulara ilişkin de sözlerini söyleyerek, işçi ve emekçilerle birlikte mücadeleyi vurgulayacaklar. 2 Kasım çarşamba günü saat 13.30'da Beyazıt Meydanı'nda gerçekleştirilecek eylem için saat 13.00'de Laleli tramvay durağında biraraya gelinecek. Bizler de, yalnızca kısır bir YÖK karşıtlığıyla yetinmeyen, eğitimin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda bir bütün olarak dönüşümüne, giderek daha paralı hale getirilmesine ve işçi-emekçi çocuklarına kapatılmasına, anadilinde eğitim yasağına karşı çıkan herkesi çarşamba günü saat 13.00'de Laleli tramvay durağında olmaya çağırıyoruz.
27 Ekim 2011 Perşembe
24 Ekim 2011 Pazartesi
İstanbul Üniversitesi’nde Faşist Provokasyonlar ve Polis Saldırıları
19 Ekim’de, Çukurca saldırısı sonrasında hayatını kaybeden 24 askerin haberinin yayılması sonrasında birçok bölgede sokaklara inen ve genelde BDP bürolarına saldıran faşistler, son iki gündür ise polis-okul idaresi-ÖGB işbirliğiyle birlikte İstanbul Üniversitesi’ndeki devrimci öğrencilere saldırılar düzenlediler.
Ülkenin mevcut politik atmosferini provokasyon ve saldırılar için fırsat bilen ülkücü faşistler, 20 Ekim Perşembe günü, sivil polislerin ve Özel Güvenliklerin (ÖGB) yardımıyla yaklaşık 25-30 kişi okula girerek, devrimci öğrencilere satır, döner bıçakları ve sopalarla saldırdırlar ve Hukuk Fakültesi koridorunda bulunan devrimci siyasetlerin, öğrenci kulüplerinin afişlerini yırttılar. Bu saldırı sonucunda üç öğrenci yaralanırken, ülkücü faşistler ise çevik kuvvetlerin ve sivil polislerin “koruması” eşliğinde okul içerisindeki bahçede beklemeye başladı.
4 Ekim 2011 Salı
İçindekiler
Yeni
Bir Döneme Başlarken
2
Geçtiğimiz
Yıl Öğrenci Gündemi ve Bu Yıl
6
Harç
Zammından Yola Çıkarak
17
Ekim
Devrimi'nin Işığında “Arap Baharı” Üzerine
18
Genç-Sen'in
Kapatılması Üzerine
25
Varoluş
Tarihi Eski, Tanımlanış Tarihi Yeni Bir Terim Olarak Patriyarka
28
Kapitalistler
Kıdem Tazminatına Göz Diktiler
31
Kürt
Sorunu Nereden Nereye?
33
Milli
Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK
Üzerine
42
Bienal
45
Mihri
Belli'yi “Anmak” ve Anlamak
47
*
Çizimleri için İsmail Doğan'a teşekkür ederiz.
bize
yazın: iktisatsiyaset@gmail.com
tüm
yazılar iktisatsiyaset.org'dan
alınmıştır
Yeni Bir Döneme Başlarken
İktisat-Siyaset
öğrenci fanzini 21. sayısıyla tekrar karşınızda. Bu sayıda
olabildiğince gündemdeki konulara ağırlık vermeye çalıştık,
içeride değinemediğimiz konularaysa her zamanki gibi burada, giriş
bölümünde yer vermeye çalışacağız. Biz öğrencilerin
kolektif çalışmasının bir ürünü olan İktisat-Siyaset'in her
alanda yaygınlaşması için siz okurlarımızın vereceği desteğin
çok önemli olduğunu, her konuda yazı, çizim gibi ya da doğrudan
dağıtım gibi katkılarınızı beklediğimizi belirterek yeni bir
"öğretim yılı"na daha merhaba diyoruz.
Geçtiğimiz Yıl Öğrenci Gündemi ve Bu Yıl
Bu
yazıda, geçtiğimiz yıl öğrenci mücadelesinde yaşananlar
üzerine, ağırlıklı olarak İstanbul Üniversitesi merkezli bir
özet çıkarmaya ve buradan yola çıkarak bizleri bu yıl nelerin
beklediğini görmeye çalışacağız.
Harç Zammından Yola Çıkarak
Bu
sene harçlara zam yapılmayacak açıklamasının ardından, 26
Ağustos 2011 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile dolaylı olarak
yapılan haksız ve habersiz zam şokuyla yeni döneme başladık.
Önce alttan alınan ders ve krediye bağlı harç zammı ortaya
çıktı ardından üniversitelere verilen harçları artırma
yetkisinin yüzde 20’den yüzde 30’a yükseltildiği açıklandı.
Bu haberin ardından üniversite öğrencileri zammın uygulanmasını
önlemek amacıyla eylemler ve imza kampanyaları örgütlediler.
Kısa süre sonra YÖK zam kararını askıya aldı ve “ilgili
kanun değişikliğinin gerçekleştirileceği tarihe kadar
öğrencilerden alınan katkı payı/öğrenim ücretine ilave mali
yükümlülüğün ertelendiğini bildirdi.” Ödenen
zamlı harçların iadesi yapılacağı da sonraki günlerde gündeme
geldi.
Ekim Devrimi'nin Işığında "Arap Baharı" Üzerine
Bir
Kuzey Afrika ülkesi olan Tunus'ta işsiz bir gencin kendisini
yakmasıyla başlayan kitlesel halk ayaklanmaları sadece Kuzey
Afrika ülkeleriyle sınırlı kalmayıp Ortadoğu'nun birçok
ülkesine yayılarak aslında 2011 yılının siyasi gündemine adeta
damgasını vurdu. Bununla birlikte bu halk ayaklanmalarının
sonucunda, kimi ülkelerde burjuva hükümetler düşüp yerlerine
yine burjuvazinin başka bir kanadı geçerken, kimi ülkelerde ise
bu kitlesel gösteriler burjuva yönetimleri krize sokacak noktaya
ulaşamadı.
Genç-Sen'in Kapatılması Üzerine
DİSK’e
bağlı Öğrenci Gençlik Sendikası (Genç-Sen) hakkında
İstanbul Valiliği tarafından 2008 Mayıs ayında kapatma talebiyle
açılan dava 29 Eylül tarihinde sonuçlandı. İstanbul 3. Asliye
Mahkemesi’nde görülen davada Genç-Sen’in kapatılmasına karar
verildi. Mahkeme
kapatma gerekçesi olarak 2821 sayılı kanunu gösterdi, buna göre
sendikalar “işçiler veya işverenler tarafından kurulabilir”,
bu yüzden öğrenciler tarafından kurulan Genç-Sen yasalara uygun
değildir ve kapatılmalıdır.
Karara
ilişkin açıklama yapan DİSK, İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi'nin "Herkesin çıkarını korumak için sendika
kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır" maddesine
gönderme yaptı. Verilen kapatma kararını temyiz etmeye hazırlanan
Genç-Sen ise, kararı Yargıtay'a taşıyacaklarını, iç hukukta
sonuç alınamaması durumunda ise kapatma kararını, AİHM'ye
taşıyacağını açıkladı. Birleşmiş Milletler (BM) İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel
Haklar Sözleşmesi, BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı ve
Avrupa Birliği Temel Haklar Şart gibi sözleşmelerde öğrencilere
de sendika açma hakkı tanınmasına gönderme yapan Genç-Sen de
kararın ardından çeşitli protesto gösterileri gerçekleştiriyor.
Genç-Sen, sendikalarını mahkemelerin kurmadığını, öğrencilerin
sokakta mücadele ederek kurduğunu ve bu yüzden mahkemelerin
Genç-Sen'i kapatamayacağını söylüyor, peki gerçekten de
Genç-Sen'i öğrenciler sokakta mücadele ederek mi kurdular?
Varoluş Tarihi Eski, Tanımlanış Tarihi Yeni Bir Terim Olarak Patriyarka
'Aman
kızım namusun senin en kıymetli hazinen
Aman
kızım dost var düşman var ağır başlı ol laf ettirme
Aman
kızım güvenme kimseye
Aman
kızım sokakta erkeklerle konuşma
Aman
kızım eteğinin boyu mu kısalmış
Aman
kızım çok mu makyaj yapmışsın
Aman
kızım babanlar görmesin...
Adım
adım yaklaşarak, çoğalarak gelir zamanla bu sesler kulağına,
Aman
kızım kocana birşey deme
Aman
kızım çocuktur
Aman
kızım yemek
Aman
kızım bulaşık
Aman
kızım
Aman
kı..
Ama...
A...
Aaaaa!..
'
Replikler
çok... Kaç kadın var ki bunları duymadan büyümüş olsun? Kaç
kadın var ki bu lafların baskısı ister istemez her hareketini
etkilememiş olsun? Kimilerinin alıştığı, bir süre sonra
normalleştirdiği bu söylemler kimilerininse dikkatini çekmeye,
kulağını tırmalamaya başlar. Bir kadın olarak durumu fark edip
işin içine nedenleri niyeleri kattığındaysa olayın rengi
değişir.
Kapitalistler Kıdem Tazminatına Gözlerini Diktiler
Kar
oranlarının azalma eğiliminde olduğu kapitalizmde bunu
arttırmanın tek yolu sömürüyü arttırmaktır. Emeğin
sömürüsünün arttırılması ve karşılığında değer biçilen
ücretin azaltılmasıyla bu sömürü kendi rayına oturup yol
almaya başlar. İşçi ve sermaye sınıfları arasındaki
mücadelede, sermaye sınıfının bir aracı olan devletse bu
durumda sadece patronların taleplerini meşrulaştırmakta rol
oynar, tıpkı yakın zamanda Torba Yasa süreciyle de tanıklık
ettiğimiz gibi.
Torba
yasa; asıl adıyla "Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması
ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer
Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun Tasarısı" olan ve bugün tasarıdan öte yasa
olarak geçen, içinde her daldan değişikliği bulundurduğu için
Torba Yasa adını alan bir düzenleme.
Kürt Sorunu Nereden Nereye?
(Kürt
sorunu üzerine Eylül ayının sonunda yayınlanan kapsamlı bir
değerlendirmeyi kısaltarak yayınlıyoruz.)
BDP’nin
meclise gelip gelmeme konusunda açıkladığı “boykota son
veriyoruz, 1 Ekim’de meclisteyiz” tavrı ne kadar önemliyse,
geçtiğimiz günlerde yaşanan başlıca gelişmeler de en az o
kadar önem taşıyor. Erdoğan’ın ABD ziyareti sonrası yaptığı
açıklamalar bunlardan birisi. Erdoğan “Biz terörle mücadele
ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz. Terörle mücadele
sonuna kadar ama siyasetle müzakere. Siyasete gelen bizimle
konuşabilir ama gelmeyen bizimle konuşamaz” açıklamasını
yaptığı sıralarda BDP’ye yönelik operasyonlar sürüyordu.
Bugün, 26 Eylül itibariyle İzmir’de gerçekleşen 30
tutuklamayla beraber son günlerde en az 75 BDP’li tutuklanmış
oldu. Son altı ayda 1500′e yakın BDP’li tutuklanırken 2009′dan
bu yana tutuklananların sayısı 3500′ü geçmiş bulunuyor.
“Siyaset”le yapılan müzakerenin nasıl sürdüğünü hiç
şüphesiz bu rakamlar göstermektedir. Bununla birlikte, söz konusu
tutuklamalar AKP hükümetinin -bir kez daha- BDP’nin de mecliste
bulunması yönünde bir açıklama yaptığı gerçeğini ortadan
kaldırmıyor.
Öcalan
ile avukatları arasındaki görüşmelerin 2 aydır engellendiği,
PKK’nin saldırılarını şiddetlendirdiği, devletin de hem
PKK’ye hem de BDP’ye topyekun saldırdığı bugüne nasıl
gelindiğini anlamanın en sağlıklı yolu hiç şüphesiz
uluslararası gelişmelerden bağımsız bir Kürt sorununun olmadığı
gerçeğini hatırlamak olacaktır.
“Kürt
açılımı” adı verilen sürecin başladığı dönemdeki
Ortadoğu’nun durumu ve Türkiye’nin konumu ile şu andaki durum
önemli ölçüde değişikliğe uğramış durumda. “Kürt
açılımı”nın kesinlikle TC Devleti’nin sınırlarıyla
sınırlı bir proje olmadığını, Suriye, Ermenistan ve Irak
kolları da bulunan geniş kapsamlı uluslararası bir “açılım”
olduğunu o dönemki değerlendirmemizde (“Kürt Açılımı”nın
Ardındaki Dinamikler ve Marksist Perspektif, 28 Ekim 2009) şöyle
ifade etmiştik: “Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti,
neredeyse eş zamanlı olarak gündeme getirdiği üç açılım
paketiyle hem iç hem de dış siyasi gündemi belirlemektedir.
Ermenistan, Suriye ve Kürt (belki de “Irak” demek gerek)
“açılımları” olarak adlandırılan bu paketler, mevcut
hükümetin sağduyusunun ya da iyi niyetinin ürünü değildir. Bu
“açılım”ın ardında, uluslararası sermayenin Orta
Asya-Kafkasya- Ortadoğu eksenine “istikrar” kazandırma çabaları
ve onunla bütünleşmiş olan Türkiye burjuvazisinin taşeron
konumunda Ortadoğu’ya ve Kafkasya’ya açılması; özetle,
Türkiye ekonomisinin küresel sermaye ile bütünleşmesi
yatmaktadır. Dolayısıyla, “Kürt Açılımı”nı, ilk olarak,
Ermenistan ve Suriye “açılımlarını” da içeren tek bir
açılımın parçası olarak ele almak gerekir.” [1]
Milli Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK Üzerine
Bakanlar
Kurulu'nun 25 Ağustos 2011 tarihli toplantısından çıkan ve 14
Eylül'de Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren Milli
Eğitim Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname özel bir incelemeyi hak ediyor. Hükümetin son
dönemde yaygın bir şekilde uygulamaya koyduğu KHK yöntemi,
kanunların mecliste “oyalanmadan” hızla yürürlüğe
sokulmasını sağlaması itiberiyle, devletin son yıllardaki kabuk
değişiminin de bir ifadesidir. Öyle ki, sermaye sınıfının
programının yürütücüsü olan hükümet, artık, bu programı
çok daha hızlı bir şekilde uygulamakta ve bunu başarabildiği
ölçüde egemen sınıf için işlevsel ve kalıcı olmaktadır.
Kitap Önerisi
N.
V. Yeliseyeva başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanan bu
kitap 1648 İngiliz devriminden 1917 Sovyet Devrimi'ne uzanan tarih
kesitini ele alıyor. 300 yıla yakın bu süre boyunca dünyanın
farklı ülkelerinde yürütülen sınıf mücadeleleri, burjuvazinin
yükselişi ve sanayi devrimi, emperyalizmin doğuşu ve palazlanışı
ve bu süreç içinde emekçi sınıfların ve ezilen halkların
mücadeleleri tarihsel maddeci bir yaklaşımla inceleniyor.
Bienal
Eylül
ayının 17. günü sanatseverlere kapılarını açan 12.
İstanbul Bienali “sanatla
politika arasındaki zengin ilişkiyi araştırıyor ve hem biçimsel
bakımdan yenilikçi, hem de siyasi anlamda sözünü esirgemeyen
yapıtlara odaklanıyor. 12. İstanbul Bienali, Küba asıllı
Amerikalı sanatçı Felix Gonzales-Torres’in (1957-1996)
yapıtlarını çıkış noktası olarak alıyor. Gonzalez-Torres’in
çalışmaları bir yandan kişiselle siyasi arasındaki alanı kat
ederken bir yandan da sanatsal üretimin biçimsel yönlerine önem
veriyor; günlük yaşam temalarına, üst modernizm, minimalizm ve
kavramsalcılıktan atıflarda bulunuyor. Bienal beş karma sergi ve
50’den fazla kişisel sunumdan oluşuyor .”
“İsimsiz”
başlığı altında sergilenen eserler belirli ana konular üzerinde
oluşturulmuş; dikkat çekici, “rahatsız edici” ve üzerinde
düşündüren yapıtlar. Özellikle ırkçılık, polis tarafından
işlenen cinayetler, silah-silahlanma, mevsimlik işçiler ve
toplumsal hareketler üzerinde yoğunlaşmış farklı çalışmalar
çizgilerle hayat bulmuş.
Mihri Belli'yi “Anmak” ve Anlamak
(Mihri
Belli'nin ölümünün ardından yayınlanan aşağıdaki yazıyı üç
bölüm halinde yayınlıyoruz)
Türkiye
devrimci hareketinin önderlerinden Mihri Belli, 96 yaşında,
İstanbul’da öldü. Belli’nin, 18 Ağustos Perşembe günü
Şişli Camii’nde düzenlenen cenaze törenine, kurucuları
arasında yer aldığı Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) ile
Sosyalist Parti’nin (SP) yanı sıra EMEP, EHP, DİP gibi “sol”
partiler ve bireyler katıldı. CHP’den milletvekili Süleyman
Çelebi ile iki eski belediye başkanının da konuşma yaptığı
törende, DİSK yöneticileri ve BDP milletvekillerinden Ertuğrul
Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, Gülten Kışanak ve Sebahat
Tuncel de hazır bulundu. Belli’nin cenazesi, Şişli Camii’nde
kılınan namazının ardından Feriköy Mezarlığı’nda toprağa
verildi.
Belli’yi
anmak
Belli’nin
ölümü, cenazesinde yaşanan “ilginçlikler” (dini tören
düzenlenmesi, Kürkçü’nün konuşmaması, Belli’nin eski bir
yoldaşının gönderdiği mesajın, içerdiği -sınırlı ve son
derece kibarca kaleme alınmış- “eleştiri”den dolayı
makaslanması vb.) bir yana, asıl olarak, katılımcıların
söylemiyle dikkat çekiyordu. Küçük burjuva solunun ulusalcı,
Stalinist, liberal, merkezci bütün kesimleri (hatta “Troçkist”ler),
ağız birliği etmişçesine, Mihri Belli’nin “devrimciliğine”,
“sosyalistliğine” ve “enternasyonalistliğine” övgüler
düzdü. Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Bugün Şişli Camii’nin
avlusunda, Belli’nin tabutu başında saygıyla bekleyenler ve ona
övgüler düzenler (en azından onların ezici çoğunluğu), onun
ve savunduğu “Milli
Demokratik Devrim”
(MDD) çizgisinin sosyalist işçi hareketine verdiği devasa zarar
üzerine yüzlerce sayfa yazı yazmış olan insanlar değil miydi?
Kitap Önerisi
Lev
Sedov, “1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap”ı
yazarak, Sovyet bürokrasisinin Bolşevikler'e karşı düzenlediği
en berbat komplolardan birini açığa çıkarma görevini hakkıyla
yerine getirdi. Bu broşür, Stalin'in Bolşevik-Leninistlere yönelik
kampanyasını başarılı biçimde teşhir eder. Troçki bu kitabı,
“paha biçilmez bir armağan ...Kremlin çarpıtmacılarına ilk
ezici cevap” olarak tanımlamıştı.
5 Ağustos 2011 Cuma
Friedrich Engels / Lenin
Nasıl bir zekâ meşalesi söndü
Nasıl bir yürek durdu! [1]
Nasıl bir yürek durdu! [1]
5 Ağustos (eski sistemde 24 Haziran) 1895'te Friedrich Engels, Londra'da öldü. Dostu (1883'te ölen) Karl Marks'tan sonra, Engels, bütün uygar dünyanın modern proletaryasının en yetkin bilim adamı ve öğretmeniydi. Kaderin Karl Marks ve Friedrich Engels'i biraraya getirdiği andan bu yana, iki arkadaş yaşamları boyunca çalışmalarını ortak bir davaya adadılar. Ve bu yüzden Friedrich Engels'in proletarya uğruna neler yapmış olduğunu anlamak için, çağdaş işçi sınıfı hareketinin gelişiminde Marks'ın ögretisi ve çalışmasının önemi konusunda açık bir fikre sahip olmak gerekir. Marks ve Engels, işçi sınıfı ve onun istemlerinin, burjuvazi ile birlikte kaçınılmaz olarak proletaryayı yaratan ve örgütleyen mevcut iktisadi sistemin zorunlu bir sonucu olduğunu ilk gösterenlerdir. Onlar, insanlığı, onu halen ezmekte olan kötülüklerden kurtaracak olanın, yüce duygulu bireylerin iyi niyetli girişimleri değil de, örgütlenmiş proletaryanın sınıf savaşımı olduğunu gösterdiler. Marks ve Engels, bilimsel çalışmalarıyla, sosyalizmin, hayalcilerin bir buluşu olmadığının, ama modern toplumdaki üretici güçlerin gelişmesinin nihai amacı ve zorunlu bir sonucu olduğunun ilk açıklamasını yapanlardır. Günümüze kadar olan kayıtlı tarih, sınıf savaşımlarının belirli toplumsal sınıfların ötekiler üzerindeki birbirini izleyen egemenlik ve zaferlerinin tarihi olmuştur. Ve, sınıf savaşımı ve sınıf egemenliğinin temelleri —özel mülkiyet ve anarşik toplumsal üretim— kayboluncaya dek bu sürecektir. Proletaryanın çıkarı, bu temellerin yıkılmasını gerektirir ve bu nedenle, örgütlenmiş işçilerin bilinçli sınıf savaşımı bunlara karşı yöneltilmelidir. Ve her sınıf savaşımı, politik bir savaşımdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












