12 Aralık 2011 Pazartesi

İçindekiler


İktisat-Siyaset'in Penceresinden


Yeni sayımızı yine yoğun bir gündemle beraber yayınlıyoruz. Giriş bölümünde, elimizden geldiği ölçüde yine içeride yer veremediğimiz gündem maddelerine değinmeye, bu konular hakkındaki fikrimizi ifade etmeye çalışacağız.

Mübarek Gitti! Sıra Yüksek Askeri Konsey’de!


Mısır’da Yüksek Askeri Konsey’e (YAK) karşı gerçekleştirilen protesto gösterileri geçici hükümetin istifasıyla sonuçlandı. YAK, daha önce iki kez kabinede değişikliğe giden (İsam Şeref liderliğindeki) geçici hükümetin istifasını kabul etti. Yeni bir geçiş hükümeti kuruluncaya kadar İsam Şeref hükümetinin görevde kalacağı açıklandı. Diğer yandan, YAK’ın askeri bütçesinin sivil otoritenin denetimi dışında bırakılması ve YAK’ın anayasayı yapacak komite üzerinde veto hakkını garanti altına almaya çalışması taleplerine karşı başlayan gösteriler sonucunda, resmi açıklamalara göre Kahire’de en az 35 kişi ölürken, yaralı sayısının 2000 civarında olduğu söyleniyor.

Dersim’in Aynasında Burjuva Devletin Vicdanı


CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, geçtiğimiz ay Zaman gazetesine verdiği ropörtaj sırasında dile getirdiği, Dersim katliamına ilişkin sözleri ve dönemin devlet-partisi CHP’nin sorumluluğunu teslim eden yaklaşımı, burjuva siyasetinin gölgesinde de olsa, Cumhuriyet tarihinin en kanlı sayfalarından birinin açılmasına vesile oldu. 2009 yılının Kasım ayında, Dersim, ülke gündemine yine bir CHP’li tarafından, o zaman Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan Onur Öymen’in meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalar eliyle taşınmıştı. Öymen’in konuşmasının ana eksenini, partisinin, AKP’nin açılım politikalarına yönelik eleştirisi oluşturuyordu. Başbakan Erdoğan’ın, “Kürt Açılımı” sürecinde sık sık kullandığı “analar ağlamasın” sözlerine karşılık, Öymen’in, gösterdiği örnekler arasına Dersim’i de ekleyerek 1937-38’de yaşanan vahşeti meşrulaştıran yaklaşımı, oldukça geniş yankı bulmuş, başta Dersimliler olmak toplumun farklı kesimleri, Öymen ve CHP’ye olan tepkilerini çeşitli eylem ve basın açıklamalarıyla dile getirmişlerdi. Biz de, yaşananlara ilişkin değerlendirmelerimizi fanzinimizin 11. sayısında okurlarımızla paylaşmıştık.

N.Ç. Davasında Yargıtay Son Noktayı Koydu: “Rızası Var”


N.Ç.; 2001 yılında 13 yaşındayken aralarında kamu görevlilerinin, askerlerin, mahalle muhtarının, çevresindekilerin de bulunduğu 31 kişinin tecavüzüne uğradı. Yılmadı bu küçük kadın ve yaşadıklarını anlatan bir mektup yazdı. Adalet Bakanlığı'ndan -hukuktan medet umdu çünkü- yardım istedi. Mağdurdu çünkü, masumdu daha 13 yaşında bir çocuktu, bilemedi başına gelebilecekleri, ona günlerce tecavüz eden kişilerin suçlu olduğunu sandı ama yanıldı. Mahkemeler ‘her şeyin farkındasın sen bizi mi kandıracaksın, 13 yaşındayım kimseye karşı koyamadım masallarını git başkalarına anlat, bak hem istediğinle beraber oluyormuşsun daha ne olsun’ diyerek rızası olduğunu tespit etti ve ona tecavüz edenleri en düşük sınırdan cezalandırdı. Bu vahim olay üzerinden 9 yıl geçti, artık N.Ç 20’li yaşlarında genç bir kadın; fakat umudunu sürekli var etmeye çalışan, umutsuzluğa kapılmamak için çabalayan bir kadın.  N.Ç, Mardin’den kaçıp İstanbul’a geliyor, burada ona yardım edebilecek insanlarla buluşuyor; ama zamanla öğreniyor işinin ne kadar zor olduğunu, gerçekler apaçık ortada dururken işi yokuşa sürmek için ellerinden geleni yaptıklarını görüyor. Başladığı bu yeni hayatında yaşama zor da olsa tutunuyor N.Ç, ona yardım edenlerin desteğiyle, hukuk okumak istiyor –gerçi hukuka olan inancını kaybedeli çok olmuş-, hayatına bu olaylar olmamış gibi devam etmek istiyor artık, her karar sonrasında yaşamının tepetaklak olmasını istemiyor, medya bu olayı popüler olduğu için deşmeye çalıştıkça, o bir o kadar uzaklaşmak istiyor, ’60 yıl verseler de rahatlamam’ diyor, ve artık başka şeylerden konuşmak istiyor.

Vicdani Ret Tartışmaları Üzerine


Kasım ayının ortasında AKP hükümeti vicdani ret konusunu gündeme aldı ve konuyla ilgili düzenleme yapacağını duyurdu. Bu düzenlemeyle birlikte askere gitmek istemeyenlere alternatif bir yol sunulacağı söylendi. AKP ve CHP bu konuyu gündeme aldıklarını ve düzenleme yapılması gerektiğini vurguladılar. MHP ise kendisinden beklendiği gibi bunu “densiz bir teklif” olarak tanımladı.

Wall Street Üzerine Birkaç Soru ve Cevap Denemesi


Fanzimizin 21. sayısında giriş mahiyetinde değindiğimiz "Wall Street'i işgal et" hareketi üzerine, malum gerek burjuva medyada, gerek sol gruplar nezdinde, bir iki aydır çok şey yazılıp çiziliyor ve aslında "İşgal Et" hareketinin gittikçe kitleselleşmesi, eylemlerin ABD'nin yaklaşık 100 şehrine sıçraması, hareketin hala sürüyor oluşu konunun üzerine kafa yorulması açısından fazlasıyla önemli sebepler. Biz ise bu yazıda, aslında hareket açısından sürecin nasıl ilerlediğinden çok, hareketin son tahlilde siyasi sonuçlarına ve zihnimizde ortaya çıkardığı sorular üzerine değinmek istedik.

Cihan ve Dahası


Cihan Kırmızıgül 22 aydır Tekirdağ F Tipi Cezaevinde tutuklu. Kağıthane'de bir markete molotofkokteyli atanların arasında olduğu iddia edilerek  terör örgütü üyesi olmak suçundan 7,5 ile 15, mala zarar vermek suçundan 3 ile 18 yıl ve tehlikeli madde bulundurmak suçundan da 4,5 ile 12 yıl olmak üzere toplam 15 ila 45 yıl arasında değişen hapis istemiyle yargılanıyor. Delil olarak gösterilen ise telefonundaki Kürtçe bayram mesajı ile o gün, olaydan birkaç saat sonra, o marketin civarlarındaki bir otobüs durağında, boynunda puşiyle otobüs bekliyor olması. Bu olaya görgü tanığı olarak ifade verenlerse Cihan'ı gözaltına alırken lağım çukuruna iten, dipçikle vuran, bugünse onun kaçarken ayağının kayıp çukura düştüğünü söyleyen, olayla ilgili tutulan Adli Tıp raporunu da inkar eden ve sorgudayken başına tekme atıp tutanağı zorla imzalatan polisler.

'Tembellik Hakkı' Özgürleştirir


Geçtiğimiz Ekim ayında, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, kamu emekçilerinin sabah mesaisinin daha erken olması, mesai saatlerinin uzatılması ve kamu emekçilerinin cumartesi günleri de çalışması gerektiği yönündeki açıklamalarını anımsayacaksınız. Yıldız’a göre, gün ışığı böylelikle daha tasarruflu bir şekilde kullanılacak ve sabah 06:00’da iş başı yapacak olan kamu emekçileri bu sayede daha verimli bir iş günü geçirecekler.

Bir Dönem Katledilen Gazetecilerin Hikayesi: Press


1990'lı yıllar... Kürt hareketinin yükselişe geçtiği, devletin Kürt illerinde olağanüstü hal (OHAL) ilan ederek şiddet, baskı ve terörü azami düzeye çıkarttığı bir dönem. Kürt halkı Türkiye Cumhuriyeti devletinin yıllardır uygulamış olduğu siyasi-ulusal baskıya, inkar ve asimilasyoncu politikalara, anti-demokratik uygulamalara karşı kitlesel gösteriler düzenleyerek ulusal-demokratik haklarını talep ederken, devletin buna cevabı askeri-polis gücünü kullanarak en sert şekilde kitlesel gösterileri bastırmak, gözaltı ve tutuklama dalgasını yükseltmek, sokağa çıkma yasağı getirmek, köy yakmak-boşaltmak ve Kürt siyasetçileri ve aydınları hedef alan “faili meçhul” cinayetler gibi insanlık dışı uygulamalara başvurmak oldu.  Devlet içerisinde kurulan gizli örgütlenmelerle devlet adına hareket eden TSK bünyesinde kurulmuş olan ve daha sonra inkar edilen JİTEM elemanları ve devletin kendi eliyle yaratıp kendi eliyle ortadan kaldırdığı Hizbullah militanları işbirliği içerisinde tehdit, şantaj, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, cinayet işleme gibi pis işleri ortalığa saçıyordu. Devlet şiddet ve baskıcı yüzünü göstererek Kürtlere adeta nefes aldırmak istemiyordu.

Tüm bu olup bitenler Fırat'ın doğusunda yaşayanların gözleri önünde cereyan ederken Fırat'ın batısında yaşayanların ana akım burjuva medyanın devletin istediği yayın politikasına uygun olarak şovenist-milliyetçilik aşılayan haberleriyle Kürtlere karşı düşman algısı yerleşiyordu bilinçlerinde.  Burjuva medya basın ilkesi ve gazetecilik etiğine aykırı olarak devletin bir organı gibi çalışıyordu. Ana akım burjuva medyanın karşısında Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının bölgede gelişen olayları takip ederek devletin ve medyanın gerçek yüzünü teşhir etmeye çalışan bir yayın politikası izlemesi; tehditlere ve baskılara maruz kalmalarına ve hatta hayatlarına mal olmuştu. 1992'de yayın hayatına başlayan ve 1994'de kapatılan Özgür Gündem gazetesinin iki yılda 27 çalışanı öldürüldü. İşte bu dönemde, karanlıkta bırakılan, öldürülen gazetecilerin hikayesini gün ışığına çıkartıyor Press filmi.

“Profesyonel”, Bürokratik Diktatörlükler ve Kapitalizmin Krizi


Devlet tiyatrosu sahnelerinde üçüncü yılına giren, ilk oyundan itibaren kapalı gişe oynayan “Profesyonel” adlı oyun hakkında yazılmış bir değerlendirmenin gecikmiş bir değerlendirme olduğunu düşünenler olabilir. Gerek devlet tiyatrolarında bilet bulmanın zorluğu gerekse çalışma yaşamının acımasız mesai saatleri bu gecikmeyi açıklamak için bir nebze yeterli olabilir. Fakat eklemek gerekir ki, oyunun ele aldığı konu, bu yazının güncelliğini korumaktadır. Yugoslavya’nın kapitalist restorasyonu sırasında eski rejimle yenisi arasında ortaya çıkan çelişkileri, bir yazar ve bir emekli polis üzerinden ifade eden oyun, içinden geçtiğimiz döneme birkaç açıdan ışık tutar. Özellikle bugün kapitalizmin dünya çapında karşılaştığı ekonomik ve siyasi kriz, insanlığı bir kez daha kapitalizm dışında başka bir dünya özlemiyle karşı karşıya getirmekte. Doğu Bloğu ülkeleri yıkıldığında kapitalizmin zaferini ilan edenlerle, hala bu eski ulusalcı bürokratik diktatörlükleri işçi devletleri veya sosyalizm olarak karakterize edenlerin tarihsel çöküşü bu oyunla bir kez daha karşımıza çıkmıştır.

Mihri Belli’yi “Anmak” ve Anlamak (2)


Sosyalist devrim – MDD tartışması
1960’lı yıllarda sol içindeki tartışmaların ana konusu, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısıydı. Bu tartışmalar son derece önemliydi, çünkü izlenecek olan “devrim stratejisi” bu çözümlemeler üzerine oturtulacaktı. Mihri Belli, Türkiye’yi emperyalizme bağımlı, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülke olarak tanımlıyor; dolayısıyla, devrimin karakterinin milli ve demokratik olması gerektiğini savunuyordu. Kapitalist olmayan bir ülkede “komprador burjuvaziye ve feodal toprak ağalarına” karşı gerçekleşecek olan bu devrimin önderliğini işçi sınıfı alamayacağına göre (!) bu görev, milli burjuvaziden, ordudan, öğrenci gençlikten ve aydınlardan oluşacak olan “milli cephe“ye düşüyordu. Ulusal devrimci bir iktidarı kuracak olan bu “zinde güçler”, başlatacakları milli kalkınma hamlesiyle, ülkeyi -Mustafa Kemal’in de hedefi olan- tam bağımsızlığa ulaştıracaklardı. Belli’ye göre, bütün bunlar başarılana kadar işçi sınıfının bağımsız siyasi örgütlenmesinden ve sosyalist devrimden söz edilemezdi! Bu süreçte “sosyalist devrim“ sloganını öne çıkarmak, “milli cepheyi bölmek“ anlamına geleceği için karşıdevrimci güçlere hizmet ederdi; dolayısıyla, kabullenilemezdi.

Karanlık Çökerken - Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi


h2o Yayıncılık tarafından Prinkipo’dan Bakış serisiyle yayınlanan ilk kitap olan “Karanlık Çökerken”, Rusyalı Marksistlerin, 1917 Ekim (Kasım) Devrimi’nin ardından kurulan ilk işçi devletinin bürokratik çürümesine karşı verdikleri amansız mücadeleye ilişkin belgelerden oluşmaktadır. Gerek Ekim Devrimi’nin gerekse onun ardından kurulan devletin sınıf karakterine ilişkin tartışmaların Marksist yazında oldukça büyük bir yer tuttuğu biliniyor. Yalnızca Marksist yazında mı? Ekim Devrimi’nin ve Sovyetler Birliği’nin karakteri konusunda, burjuva aydınları tarafından yapılan ve çoğu “kapitalizmin aşılamazlığı”, “sosyalizmin ütopikliği” gibi ideolojik önyargıları kanıtlamaya uğraşan çalışmalar bile yüzlerce ciltlik bir literatür oluşturuyor.